Sahabe ve tabiûn hazretleri zamanında tasavvuf
adıyla ortaya çıkan her hangi bir ilim veya dinî bir akım yoktu. Aynı şekilde
tefsir, fıkıh, kelâm adlarıyla tasnif edilmiş temel İslâmî ilimler de mevcut
değillerdi. Dolayısıyla bu ilimlerle irtibatlı olan amelî ve itikâdi mezhepler
ortaya çıkmamışlardı...
Fakat
gerek tasavvuf ve gerekse temel İslâmî ilimlerin hepsi o devirde bir bütün
olarak ve canlı bir şekilde yaşanıyordu. Sofilik tatbikatta vardı fakat adı
konmamıştı. Yoksa bazılarının zannettiği gibi sonradan ortaya çıkmış değildi.
Zaten saadet devrinde ilimler birbirinden henüz ayrışmamışlardı. Hepsi bir
bütün olarak şeriatı oluşturmaktaydılar.
Asr-ı
Saadette Temel İslâmî İlimler
Sahabe-i Kiram Hazretleri,
itikadi konularda Kur’an ne buyurmuş, Allah Resulü s.a.v. neyi haber vermişse
ona harfiyen iman ediyorlardı. İman hakikatlerini daha ziyade naklî delillerle
ve gayet sade bir biçimde tebliğ ediyor, müşriklerin iman etmelerine vesile
oluyorlardı. Fakat bu hakikatleri ihtiva eden ilme münhasıran “kelâm” ilmi
demiyorlardı. Zaten onların sade, berrak anlatımları içinde felsefe yoktu.
Asr-ı saadet Müslümanları henüz doğu ve batı kaynaklı felsefeyle
yüzleşmemişlerdi. O yüzden itikâdî konuları felsefî bir üslupla anlatan kelâm
ilmi diye bir ilim mevzubahis olamazdı.
Fıkhi konularda da durum bundan farklı değildi. Meselâ namazın
nasıl kılınacağını, zekâtın hangi maldan ne kadar verileceğini, alış verişle
ilgili hükümleri o günkü Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’den
öğrenerek tatbik ediyorlardı. Fakat İslâm’ın sadece ibadet ve muamele ile
ilgili konularını mevzu edinen; sistemli, metotlu, müstakil bir “fıkıh”
ilminden söz etmek mümkün değildi.
Tefsir ilmi de kelâm ve fıkıh ilmi gibi tasnif edilmiş değildi.
Fakat Kur’an ayetleri Hz. Peygamber’in emriyle nazil olur olmaz vahiy kâtipleri
tarafından yazılıyor ve hafızlar tarafından ezberleniyordu. Çok sayıda Kur’an
hafızı yetiştirilmişti. Öyle ki, Yemame harbinde şehit olan Kur’an hafızı
sahabelerin sayısı beş yüze yakındı. Bu hadise üzerine Hz. Ebubekir’in r.a.
hilafeti zamanında Kur’an-ı Kerim sayfaları toplatılarak Mushaf haline
getirilmiş, bu nüsha Hz. Osman r.a. zamanında da çoğaltılmıştı.
Hadis ilminde ise, durum biraz daha farklıydı. Batılı müsteşrikler
ve onların tesiri altında kalan Müslüman yazarların iddialarının aksine,
hadis-i şerifler Hz. Peygamber’in s.a.v. sağlığında bazı sahabeler tarafından
Kur’an gibi yazılıyor ve ezberleniyordu. Gerçi Allah Resulü’nün s.a.v. mübarek
sözlerinin yazıldığını beyan eden hadislerin yanı sıra, yazmayı yasaklayan
haberler de vardır. Fakat son devrin büyük hadis âlimlerinden Ahmed Muhammed
Şakir’in de ifade ettiği gibi, yazmayı yasaklayan haberler sonradan nesh
edilmiş yani yazma işi serbest bırakılmış veya Kur’an’la karışacak şekilde aynı
sahifeye yazılması önlenmişti. (Ahmed Muhammed Şakir, el-Bâisü’l-hasîs şerhu ihtisari ulumi’l-hadis, s. 132
vd.Mısır, 1951) Bu hakikati teyit eden çok sayıda haber vardır. Meselâ İbn-i
Sa’d’ın Tabakatı’nda belirtildiğine göre, sahabe-i kiramdan İbn Abbas r.a.
vefat ederken geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı. (Tabakâtü’l-Kübrâ, 5/293)
Bunlar ekseriyetle Hz. Peygamber’in hadislerini ve sahabe kavillerini ihtiva
eden kitaplardı. Bütün temel İslâmî ilimlerin ana kaynağının Kur’an’dan sonra
sünnet olması hasebiyle, hadislerin Hz. Peygamber’in sağlığında kayda
geçirilmesi büyük önem arz etmekteydi. Daha sonra bu yazılı belgeler toplanıp
konularına ve sıhhat derecelerine göre tasnif edildikten sonra büyük hadis
mecmualarını oluşturacaktı. Sonra da ayet ve hadislere istinat eden tefsir,
hadis, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi ilimler ortaya çıkacak ve sistemli birer
disiplin haline geleceklerdi.
Saadet asrında Müslümanlar içtihat da ediyorlardı. Sahabe-i kiram
hazretleri dinî konularda birbirlerinden farklı görüşler serd edebiliyorlardı.
Meselâ Hz. Peygamber s.a.v. bir konuda ashabıyla istişare ediyor, görüşlerini
alıyordu. Ortaya çıkan görüşler bazen Allah Resulü’nün içtihadından farklı
olabiliyordu. Ama buna dayalı olarak ayrı bir mezhep ortaya çıkmıyordu. Çünkü
her şeye son noktayı koyan Hz. Peygamber s.a.v. idi. O vahyin kontrolünde ve
vahiyle iç içe idi. Hâşâ yanlış yapması hiçbir şekilde söz konusu olamazdı.
Asr-ı Saadette Tasavvuf
Saadet devrinin en belirgin vasıflarının
başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç
şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da
gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi. Sahabe Efendilerimiz de bu
mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve
tarikatın adı geçmemekle birlikte en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında
idi. Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük
vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve Hadiste
tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp,
tövbe, zikir, ihlâs, takva, nefis, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır,
şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular
bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu. Sahabe-i Kiram Hazretleri Kur’an-ı
Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki mürşid-i ekmele bakarak
yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefislerini
kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla
kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı.
Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet
nurları kalplerinde tecelli ediyordu.
Allah Resulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder,
ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen topukları şişinceye dek namaz kılardı.
Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün
muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. Bir şairin dediği gibi, başını
secdeye koyduğu zaman orada Allah Teâlâ Hazretleri tecelli ederdi. O’nun her
hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve
marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla
dolu idi. O ilm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine
sahipti. Cebrail Aleyhisselâm O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor,
ebedî saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış,
meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah u
Teâlâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip
hâllerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle
akılları hayrete düşürmüştü.
O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı.
Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik
sıfatıyla da nebiler dâhil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı
Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı
velilik sıfatından üstün ve yüce idi.
Mürşid-i ekmel olan Resul-i Ekrem’in s.a.v. birkaç dakikalık
sohbetiyle sahabe-i kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar
ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hâl ve
zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-ı şeriflerinde iken
sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî
bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine
hayallerini Hz. Resulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı Onunla birlikte
imiş gibi, her fırsatta Onu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve
davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle Ona benzemeye çalışıyor, diğer bir
ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Resulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri
sevmemişlerdi. Hz. Peygamberi kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.
Sahabe-i
Kiram, Hz. Peygamber’in s.a.v. sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya
zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Teâlâ’ya büyük yakınlık elde
ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Resulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar
olmuşlardı.
Gerçi sahabe-i kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü.
Belki, sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat sahabenin
makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse
imkânsızdı.
İşte
Asr-ı saadet Müslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi.
Fakat
adına henüz tasavvuf veya tarikat ismi konmamıştı.
Saadet Asrından Sonraki İlimler
Asr-ı saadette Müslümanlar
arasında her hangi bir ihtilaf, halledilmemiş bir müşkil yoktu. Hangi konuda
olursa olsun bir müşkil olduğu zaman Hz. Peygamber’e s.a.v. müracaat edilip
çözülüyordu. O dönemde akideler saf, niyetler halisti. Nübüvvet nuru tesirini
hâlâ devam ettiriyordu.
Fakat Hz.
Peygamber’in vefatından sonra yer yer ihtilaflar baş gösterdi. Müslümanlar ilk
olarak halife seçimiyle karşılaşmış ve bu mevzuda ihtilafa düşmüşlerdi.
Ardından üçüncü halife Hz. Osman r.a. şehit edilmiş (h.35/
m.656) ve ondan sonra Cemel Vak’ası ve Sıffin savaşı zuhur etmişti.
Müminler üzerinde büyük tesirler
ve acı hatıralar bırakan bu iç savaşlar en çok akaid problemlerinin ortaya
çıkmasına sebep olmuştu. Gerçi hadiseleri körükleyen bir kısım münafıklar
istisna edilirse birbiriyle savaşan iki taraf da farklı içtihatları sebebiyle
hak ve hakikat adına savaşıyorlardı. Fakat sonuçta ortaya çıkan bu durum,
huzursuzluğun yanı sıra akaidle ilgili yeni bir takım soruları da beraberinde
getiriyordu. Öte yandan hicri birinci asrın sonlarında Suriye, Mısır, İran,
Irak gibi büyük ülkeler İslâm topraklarının sınırlarına dâhil edilmesiyle
müminler çok değişik inançlarla karşılaşmışlar, doğu ve batı felsefesiyle
yüzleşmek durumunda kalmışlardı. Neticede “kader” meselesinden
“imamet/halifelik” meselesine kadar bir dizi konuda itikadi ihtilaflar zuhur
etmişti. Bunlara paralel olarak Mutezile, Cebriye, Kaderiye, İmamiye (Şia) gibi
ehl-i sünnetin dışına çıkan birçok mezhep zuhur etmişti. Bu gibi mezheplerin
sayısı alt kollarıyla birlikte sonraları yüzün üzerine çıkmışlardı. Akaid gibi,
fıkıh sahasında da ortaya çıkan yeni durum ve ihtiyaçlar yeni içtihatları
gerektirmiş, tabii olarak ihtilaflar da zuhur etmişti. Neticede fıkıh ve akaid ilmine Hz. Peygamber
s.a.v. zamanında hiç tartışılıp konuşulmayan meseleler girmiş, yeni fetvalar ortaya çıkmış, sonraki
asırlarda işin içine akıl ve
felsefe de bir ölçüye kadar dâhil edilmişti. Bu
hususlarla ilgili metot ve düşünce farklılıklarından dolayı ister istemez değişik fıkhî - itikadî
akımlar da ortaya çıkmıştı. Tabii olarak bu durum karşısında Ehl-i Sünnet akaid
ve fıkhının sağlam bir şekilde tespit edilmesi zaruret halini almıştı. Ayrıca
söz konusu ilimler her Müslüman’ın sürekli meşgul olması gereken hayati önemi
haiz ilimlerdi. Onun için devrin âlimleri ilk önce bu konularda kitap ve
risaleler kaleme alarak hafızalarda bulunan ilimleri tedvin ve tasnif ettiler.
Tabii ki, bu ilimlerin temel dayanakları tefsir ve hadis ilimleriydi. O yüzden
hadis-i şerifler büyük bir gayretle toplanıp tasnif edilmeye başlandı. Tefsir
sahasında sahabe neslinden intikal eden berrak düşünceler kayda geçirildi.
Bunların usul ve metotları belirlendi. Böylece tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi
müstakil ilim dalları ortaya çıkmış oldu.
Tabii bu ilimler inkişaf ederken, içtihatlar yapılırken kolay ve
sancısız olmuyordu. Yeni hareketler ortaya çıkarken yer yer cepheleşmelere de
sebebiyet verebiliyordu. Hatib el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdadî adlı eserinde
belirttiğine göre, İmam-ı A’zam Ebu Hanife Hazretleri içtihadına akıl ve re’yi
kattığı için devrin bir kısım âlimlerince dışlanmış, hatta onu –hâşâ- bu
ümmetin deccalı sayanlar bile çıkmıştı. Fakat hemen belirtmek gerekir ki,
onların ihtilafları ne kadar sert olursa olsun kesinlikle heva ve arzularından
konuşmuyorlar, şeriatı bütün safiyetiyle korumak için gayret ediyorlardı. Öte
yandan içtihatta re’ye önem verenler de, devrin felsefesini alet olarak
kullananlar da, vardıkları sonucu şeriatla telif ediyor, konuyla ilgili Kur’an
ve Sünnetten deliller getiriyorlardı. Sonuçta içtihat yaptıkları için isabet
edemeseler bile sevaba girmiş sayılıyorlardı. Şu da bir gerçek ki, içtihat ve
ihtilaflar İslâm ümmeti için büyük bir rahmet ve genişlik olmuştur. Aksi hâlde
günlük işlerimizin birçoğu haram ve dolayısıyla da cehennemlik sayılacaktı.
Saadet Asrından Sonraki Tasavvuf
Yukarıda bir nebze bahsedildiği gibi, sahabe neslinin sonları ve
tabiin neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış,
gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricilerin gaddar
tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi
olmuştu. Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış,
refah ve zenginlik artarak Müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece
saadet devrinde görülmeyen bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve
telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de
alışık olmadığı bir durumdu. Saadet devrinde Hz. Fatıma’nın r.a. edindiği bir
çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları
açıkta kalırdı. (Bu gün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, dinar ve
dirhem (para-maddi imkân) olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile
son derece zorlaşmıştır.)
Daha ziyade hicri II./miladi VIII. Asırda ortaya çıkan bu
dünyevileşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir
derece lakaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir
ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin ter
temiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler.
Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnette üzerinde durulan deruni hayata
verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada
gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad
ettiler. İçlerinde devrin büyük âlimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (Öl. 110/728),
mücedditlerden kabul edilen Emeviler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz
Hazretleri (Öl. 101/719), âşıklardan Rabiatu’l-Adevi Hazretleri (Öl. 185/804)
gibi, simalar da vardı. Hicri birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin
dönemine zühd dönemi adı verildi. Bu dönem tasavvufun özünü ve başlangıcını
oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda sahabe devrinde zühd ve
takvalarıyla öne çıkmış ehl-i beyt, dört büyük halife, suffa ashabı, tabiinden
Üveys el-Karanî gibi, şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.
Hicri 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı
tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefisle mücahede ve
istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi
tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni
etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına,
hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhani,
tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevî bilgilerini, Allah
u Teâlâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili
marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve tabiin
devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek
manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler. Böylece fıkıh, kelâm,
tefsir ve hadis âlimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve sünnete
dayanan amelleriyle, deruni-manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla
ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini
sistemleştirip müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler. Bu kutlu
zatlar, peygamberlerin de giyindiği gayet mütevazi bir elbise
olan “sûf” (yün) elbise giydikleri için yaygın olan kanaate göre,
kendilerine “sûfî” adı verildi. “Tasavvuf” kelimesi de “sûf” kelimesinin
değişik istihalelerinden türeyen bir isim olarak böylece tarihe geçti.
Tarihçilerin tespitine göre, İlk sûfi
(veya halk dilinde “sofi”) ismini alan zat, Ebû Hâşim sôfi’dir (öl.150/767).
İlk tekke de Suriye’nin Reml şehrindeki Ebû Hâşim Tekkesi’dir. Fena-beka,
cezbe, süluk ve sair bir kısım isimler de her ne kadar tasavvuf ismi gibi
sonradan ortaya çıkmış ise de, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin de beyan ettiği
gibi, hakikatleri itibariyle hepsi peygamber Efendimize s.a.v. dayanmaktadır.
Sofiler sadece bu gibi halleri anlatabilmek için muhtelif isim koymuşlardır.
O devirde İbrahim bin Edhem, Fudayl bin İyaz, Cüneyd-i Bağdâdî,
Bişr-i Hafî gibi çevrelerinde manyetik alanlar meydana getiren büyük veliler,
etraflarına halkı topluyor, sonra da Resûl-ü Ekrem'in (sav) evrad ve ezkârını
onlara ders olarak veriyorlardı. Böylece, bu müstesna zatlar sayesinde yeniden
gönüller Allah'a teveccüh ediyordu.
Temel bir kaide olarak “Mahlûkatın nefesleri adedince Hakk’a
ulaştıran yollar vardır.” Hepsi Kur’an ve sünnete dayanan bu yollardan bazıları
giderek sistemleşmeye başlıyordu. Müteakip
asırlarda bunlardan her biri, tasavvufun
içerisinde birbirinden güzel tarikat kollarını oluşturacaktı. Nitekim Şah
Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî Hazretleri'nin yaşadığı hicri VI. miladi XII.
asırdan itibaren farklı irşad
usulleriyle tarikatlar zuhur ederek Kâdirî,
Rufaî, Mevlevî, Nakşî tarikatları gibi tarikatlar kuruldu ve İslâm dünyasının
dört bir yanını nura gark ettiler. Allah onlardan razı olsun.
Sonuç itibariyle; fıkıh, kelâm, tefsir, hadis, tasavvuf ve sair
ilimlerin her biri şeriatın kendisinden başka bir şey değildir. Bunlar her ne
kadar müstakil birer ilim haline gelseler de tek bir tanesini bile şeriattan
ayrı düşünmek zındıklıktır. Zira bunlardan herhangi birini şeriattan ayrı
düşünmek Kur’an ve Sünnet’in bir bölümünü yok saymaktır. Akaid veya kelâm ilmi
olmasa ortada din ve inanç esasları diye bir şey kalmaz. Fıkıh olmasa, Hakka
nasıl ibadet edileceği ve kullar arasında nasıl muamele edileceği anlaşılmaz.
Tasavvuf olmasa, bütün ibadetlerin ruhu yok olur ve ibadetler sadece
şekillerden ibaret hale dönüşerek boşa gider. Nefis ve şeytanın hileleri
bilinip onlara karşı tavır alınmadığı için de din-iman yıkılmağa mahkûm olur.
Tefsir ve hadis ilmi olmasa zaten diğer ilimler hiç olmaz. O bakımdan bir
müminin akaid, fıkıh ve tasavvuf ilimlerini hiç değilse ihtiyaç miktarınca
öğrenmesi farzdır. Zira dinin müstakim olarak yaşanması ancak bu ilimleri
öğrenmekle mümkün olabilir.


























