Kur'an'ı Kendilerine Göre Yorumlayanlar (I)
Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikâdî mezheplerin hemen tamamı
Kur'an'a dayandıklarını iddia ediyor, İleri sürdükleri görüşleri destekler gibi
görünen her âyeti muhaliflerine
karşı bir balyoz gibi kullanıyorlardı.
İlk asırda
meydana çıkan Mutezile, Cebriye
ve Haricîler gibi zahir-perest mezhepler, âyetleri tefsir ederlerken Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece âyetin
zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali
başta olmak üzere henüz aralarında bulunan sahabe-i kirâmın büyüklerinin dahi
görüşlerine aldırış etmiyorlardı.
Arap dili ve edebiyatını iyi
bilen âlim ve müçtehitlerin
görüşlerine itibar eden de yoktu. O
yüzden Allah'ın âyetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı.
Böylece her bid'at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini
Kur'an-ı Kerîm'den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm
dinini içinden çıkılmaz bir hâle getirmişlerdi.
Haricîler
Meselâ Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları
mesabesinde olan kimseleri kâfir îlân ediyorlardı. Bunların kâfir olarak îlân
ettikleri arasında –hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr
efendilerimiz gibi büyük sahâbîlerden başka, müminlerin annesi Hz. Ayşe de
vardı. Hz. Ali'yi Şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi
düşünmeyenleri, büyük ve küçük günâh işleyenleri, devlete karşı isyan
ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları
acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların
evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.
İşte bunlar da Kur'an'a göre hareket ettiklerini
söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya âyetlerle delîl getiriyorlardı.
Dünya ve âhiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur'an'dan böyle bir vahşeti
çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister ama, insanın tarafgirlikle basireti
kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir. Kur'an ve
Sünneti kendi din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashâb-ı
kirâma sevgi beslemeyenlerin, ehl-i sünnet yolundaki âlimlerin sözünü
dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların âkıbeti işte budur.
Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan
kurtulabilmeleri, akl-ı selîm ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı
olabilmesi katiyyen mümkün değildir.
Geçmişten
Günümüze Bid'at Mezhepleri
Şubeleriyle
birlikte sayıları yüzleri bulan bid'at mezhepleri, ehl-i sünnet âlimlerinin
(Allah onlardan razı olsun) tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında
tutunamamış, çoğunluğu itibariyle yok olup gitmişlerdir. Fakat kitaplara geçen
ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek
mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta Haricîleri aratmayan kafa
yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.
Vahşet ve
Taassup
Peygamber ve
Allah dostlarını aracı yaparak Hakk'a iltica eden velîleri, tasavvuf erbabını,
müminleri, müşrik ve kâfir olarak îlân eden zihniyetle; Haricî, Mu'tezilî
zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşa Hz. Ali'ye kâfir diyenle, Allah'tan
başka hakîkî fâil ve irade tanımayan, Kur'an ve sünnetin en küçük edeplerine
dahi riayet eden bir velîye kâfir
diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm'a göre, mümin olduğuna dair en küçük
belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen
yüz binlerce has velîyi ve milyonlarca mümini kâfir îlân etmek hangi insafa,
hangi kitaba sığar? Cenâb-ı Hakk:
"Size
selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, "Sen mümin değilsin" demeyin." (Nisa, 4/94) buyurmuyor mu? Allah u Teâlâ'ya
ulaşmak için bir peygamber ya da Hakk dostunu vesîle edinen mümine kâfir
demekle, bu asra kadar gelen yüz milyonlarca mümine de kâfir denmiş olunmaz mı?
O zaman geriye kaç tane Müslüman kalır? Buhârî ve Müslim'de geçen sahih bir
hadis-i şerifte: "Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle
değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner" diye îkaz edilmiyor mu? Şu
hâlde aklı ve vicdânı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin
görüp, zebânîlerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini
gösterebilir. Dar düşünceler… dar görüşler…
Söz buraya
gelmişken velîleri inkâr edenlerin âyet-i kerîmelere verdikleri çarpık
mânâlardan bir örnek verelim:
Mânâsı
Çarpıtılan Âyet
Haricîler ortadan
kalktıktan sonra onların izinden giden Vehhabîler, Hâriciliği günümüze
taşımışlardır. Onca âyet ve hadîslere rağmen tevessül mânâsındaki şefaati inkâr
ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili âyetlerin
mânâsını tamamen çarpıtarak Lât, Hubel, Uzza gibi putlarla; yer yüzünde
tevhîdin direkleri olan mürşid-i
kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah'a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz
Rabbini birleyen müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfîleri putperest
saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helâl ve meşru bir eylem olarak
görmektedirler. Hz. Ömer'in oğlu Hz. Abdullah'ın Haricîler hakkında buyurduğu
gibi, "Gerçekte onlar müşrikler hakkında nâzil olan âyetleri
Müslümanlar için kullanmışlardır" (Buhârî,
İstitâbe, 6) Diğer bir hadîs-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: "Onlar
îman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanlarıbırakırlar"(Buhârî,
Tevhid, 23; Müslim, Zekat, 143)
Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri
sürdükleri âyetlerden biri de Allah u Teâlâ'nın şu meâldeki mübârek kelâmıdır:
"Dikkat
edin, halis din Allah'ındır; O'nu bırakıp da putlardan dostlar (velîler)
edinenler: "Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk
ediyoruz" derler. (Zümer, 39/3)
Yukarıdaki mana,
tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir mânâdır. Diyânet
Vakfının çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar âyette putlar için
kullanılan "velî: dost" kelimesinin "Allah dostları" olarak
bilinen "velîler" şeklinde anlaşılabilmesi için özel bir gayret sarf
ederek şöyle mânâ vermişlerdir:
"İyi bil
ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler: Biz bunlara,
sırf bizi Allah'a yaklaştırmaları için
tapıyoruz" derler…
Bu mânâyı
verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velîleri seven ve onlarla
Hakk'a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri, mürşitlerine ibadet ediyor gibi lanse
ederek, onları âyette zikri geçen müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece
Allah'a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenâb-ı Hakk'a secde
edenleri bir tutmuşlardır. Hâlbuki Allah’ın dostlarını veli (dost) edinmemizi
emreden bizzat Allah u Teâlâ Hazretleri’dir.
Velileri Dost
Edinmeyi Emreden ayetlerden Bazıları:
"Bana
yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy" (Lokman, 31/15)
"Sizin
veliniz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rüku eden
müminlerdir. " (Maide, 5/55)
"Müminler,
müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin." (Âl-i İmrân, 3/28)
"Ey
inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun." (Tevbe, 9/119)
Hayreddin Karaman’ın ayetle ilgili İzahı
Hayreddin Karaman’ın yukarıdaki ayetle
ilgili izahı başka bir söze ihtiyaç bırakmıyor. Tevessülü müşriklerin putlar
vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere Karaman şöyle cevap vermektedir:
"Kur'ân-ı Kerîm'in hassasiyet gösterdiği husus, Allah'tan başkasını
O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O'nun
yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler, putları arayakoyarak
'Bunların hürmetine dualarımızı kabul et' diye yalvarmıyor veya bununla
yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin
Allah'a yalvarırken Peygamberimizi (s.a.v.) veya salih bir kulu araya koyarak
'Ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul
buyur' demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru
değildir." (Hayatımızdaki
İslâm, s. 371 vd. İstanbul, 2002)
Müşriklerin
Mazereti
Allah u Teâlâ
başta velîler olmak üzere bilumum
kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor.
Demek ki yukarıdaki âyette zikredilen
"Allah'tan başka velîler"den kasıt, müminler değildir. Putlar
ve şirk koşulan diğer varlıklardır.
Zaten âyet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur. Mekkeli
müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir
ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları puta tapıyor, sonra da acıkınca bunları
yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan,
öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah'a inanıyorlardı. (Bakınız:Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf,
9, 87) Fakat inandıkları bu yüce
varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Âyet-i kerîmede belirtildiği
üzere:
"İlâhları bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!" (Sa'd, 38/5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan
cahiliye kafası, bu kadar çeşitli insanların, çeşitli emel ve duygularını
yalnız bir mabudun nasıl tatmin edebileceğini düşünemiyor, O'nun, "her
şeyin hükümranlığının elinde" (Yâsin, 36/83) olduğunu bilmiyor da tevhide
şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu
zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için "biz onlara
ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah'a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz"
diyorlardı. İşte bu âyet-i kerîmeyle Cenâb-ı Hakk, onların cahilce
mazeretlerini yüzlerine vurarak âhirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.
Yahûdî ve
Hıristiyanların Mazereti
Hıristiyanların İsa Aleyhisselâm'ı, Yahudilerin de
Üzeyr Aleyhisselâm'ı Allah'a
ortak koşmaları da bu
kabildendir. Bunlar, Hakk'ın
dışında her hangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik
olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr
Aleyhisselâm'da Allah'ın yarattığı bir kudret yerine müstakil, bağımsız bir
kudret vehmetmişlerdir.
Sûfîlerin
Akîdesi
Sûfîler, (fenâ
fi'l-ef'âl, fenâ fi's-sıfat ve fenâ fi'z-zât mertebelerinde) Hakk'ın fiil, sıfat
ve zâtından başka bir şey
müşahede etmezler. Ayrıca O'nun
dışında herhangi bir mahlukta
kudret tevehhüm edilmesine, Allah'tan başka hakîkî bir fâil kabul edilmesine
şiddetle karşı çıkarlar. "Yardım etti, yedirdi, içirdi,
oturdu, kalktı" gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren,
içiren, oturtan, kaldıran Allah'tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber,
ne bir velî, ne de herhangi bir yaratık Allah'ın irade ve kudreti olmadan
yerinden kımıldayabilir.
"De
ki: "Allah, her şeyi
yaratandır. O, birdir. Her şeye
üstün ve kahredicidir" (Ra'd,
13/16) Şu halde sâlih amelinden dolayı kendisiyle tevessül
edilen kâmil zâtın fiilleri de Allah'a aittir. Ancak Allah u Teâlâ meleklerine
verdiği tasarruf izni gibi, peygamberlerine ve velilerine de dilediği kadar
tasarruf izni verir. Peygamberlerine
verdiği bu manevi güce mucize, velilerine verdiği güce ise, keramet adı
verilir. Her ikisinin de olağanüstü olmaları açısından aralarında bir fark
yoktur. Her ikisi de gerçekte Allah’ın fiilidir. Fakat mucize peygamberlerin
peygamberlik davasını ispatlamak için verilir. Velilerin kerametinde ise, böyle
bir dava yoktur. Onların kerametleri bağlı bulundukları peygamberlerin
mucizelerin delili ve teyidi hükmündedir.
Allah u Teâlâ’nın
izniyle kendilerine tasarruf verilen bu zatlar, akılları hayrete düşürecek
şeyleri yapmaya muvaffak olurlar. Hz. Peygamber'in s.a.v. ayı iki parça etmesi
ve daha yüzlerce mucizesi bu kabildendir (Kamer, 54/1). Kuru bir ağacın yeşerip
Hz. Meryem'e hurma verme kerameti(Meryem, 19/24-25) veya Süleyman Aleyhisselâm’ın
ashabından ledün ilmine sahip bir zatın (Veziri Asaf bin Berhıya) Belkıs’ın
tahtını uzun bir mesafeden göz açıp yumuncaya kadar kısa bir zamanda getirme
kerameti gibi, (Neml,
27/40) Kur’an’da zikri geçen
kerametler bu kabildendir. Kur’an ve hadislerde bahsi geçen bu ve bundan başka
daha birçok kerametler nasıl uydurma değilse, önce veya sonra gelen velilerin
kerametleri de öylece uydurma değildir. Bunların ayrı zaman ve mekânlarda
birbirinden habersiz milyonlarca şahidi vardır. Mucize ve kerametlere karşı
çıkan kimseler, güneşe karşı gözünü yummuş, ya da hakikate karşı başlarını deve
kuşu gibi, kuma sokmuş olurlar.
Kâmil Zatlarla
Tevessül
"Ey
iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın" (Maide, 5/35) Bu ayet-i kerimede geçen tevessül:
Yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Meselâ herhangi bir
isteği olan kişinin "Ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi
vesîle ederek senden istiyorum" ya da "filan zatın hatırına senden
istiyorum" demesi gibi. Hadîs-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak
biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz.
Hz. Peygamber
(s.a.v.) gözlerinin açılmasını isteyen a'ma bir zâta şu tavsiyede bulunur:
"Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua
et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya
Muhammed (s.a.v.), şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah'a yöneldim. Ya
Rabbi O'nu benim hakkımdaki şefaatçi kıl" Osman bin Huneyf (r.a.)
diyor ki: "Bu zat gitti, biz daha Rasûlüllah'ın (s.a.v.) huzurundan
ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, Deevât, 119; İbn Mâce,
İkâmetu's-salât, 189; Ahmed bin Hanbel, c. IV, s. 138)
Hz. Ömer'in
(r.a.) hilâfeti esnasında bir ara şiddetli kuraklık olmuştu. Efendimiz'in
(s.a.v.) amcası Hz. Abbas'ı (r.a.) yanına alan Hz. Ömer, onu vesîle kılarak
şöyle dedi: "Allahım bizler daha önce Peygamberimizi vesîle edinerek
sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimizin
amcasını vesîle kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et"
Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buhârî,
İstiska, 3)
Görüldüğü gibi
mübârek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Sahabenin
büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, tabiin ve âlimlerin yaptığı
tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen,
müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidâyeti için dua etmekten başka çâre
yoktur.
Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid’at sâhibi ve dalâlet ehli, sapık
bilgilerini, bozuk işlerini, Kur’an ve Hadîs'ten
çıkardıklarınısöylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki
kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda –Allah korusun- aynı duruma
düşebiliriz. Öyleyse Kur'an ve Sünnete uygun itikat etmek için, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin ısrarla
üzerinde durduğu gibi, ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.
(157. Mektup) Zira bizim
anladığımız şeyler, ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir
kıymeti yoktur.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara
şiddetle karşı çıkan Vehhâbîler; gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah'ın
âyetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır.
Ehl-i
sünnet âlimlerinin görüşlerine aykırı düşmek pahasına, yorumlarından elde
ettikleri şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik
etmişler, böylece onları müşrik saymakta beis görmemişlerdir.
Mübarek zatlar vesîlesiyle Allah'tan
yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri –hâşa- Allah'ı devre dışı
bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeye özen
göstermişlerdir. Fâtiha suresinde geçen:
"Ancak sana ibadet eder ve yalnız
senden yardım dileriz" meâlindeki mübarek âyeti de kafalarındaki bu
şablona uydurarak müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve
kullanmaya da devam etmektedirler.
YARDIM İSTEMEK
ŞİRK MİDİR?
Halbuki bu âyet-i kerîme maddî ve mânevî konularda herhangi
bir yaratıktan yardım istemeye mânî değildir. Eğer öyle olacak olsaydı
evliyadan yardım isteyen de, meselâ birinden para yardımı isteyen de, düştüğü
kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olur, böylece dünyada hiçbir
Müslüman kalmamış olurdu. Oysa Müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen
bizzat Allâh u Teâlâ Hazretleridir.
"İyilikte ve fenalıktan sakınmakta
yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte
yardımlaşmayın." (Maide,
5/2) Bu âyet-i kerîmeyle
yardımlaşmak Allah'ın emri olduğuna göre, yardımı istemek de hiç şüphesiz caiz
ve çoğu kere de zarurîdir. Nitekim Sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen
sayısız örnekleri vardır.
YARDIM İSTERKEN NASIL İTİKAT ETMELİDİR
Fakat önemli olan maddî ve mânevî bütün konularda, gerçek
yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir. Zira kullar, melekler, cinler
gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi
cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesîle ve vasıtadır. Hakîkî
fâil değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti
ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakîkî mânâda O'ndan başka
dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kâdir-i Mutlak
Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, duaları kabul etmesi
de mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda
herhangi birinden yardım isterken de hakîkî veren ve alanın Allah olduğuna
itikat etmeli, bu niyetle nazarını O'na dikmelidir.
HZ. PEYGAMBER
VE SAHABEDE TEVESSÜL
Âlemlerin
Efendisi (s.a.v.) Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbine
iltica eden bütün müminleri vesîle edinerek: "Allahım!
Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim." (İbnu Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed bin
Hanbel, Müsned, III/21) diye
yalvarmıştır. O, bütün günâhlardan mâsum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde
iken tevessülde bulundu. Hz. Ömer (r.a.) de mertebece daha üstün olduğu hâlde
Hz. Abbas'ı vesîle edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buhârî, İstiska, 3) ve anında yağmur indi. Hz. Peygamber
ve sahabenin hayatında daha bir çok tevessül örnekleri vardır. Tevhîdin bayrağı
hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde
bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve
tevhidin ne mânâya geldiğini –hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa –hâşâ- biz onlardan daha fazîletli ve daha
bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması
zor ve garip bir tavırdır.
"Ya Rabbi filan zatın hakkı içün
duamı kabul eyle" ya da "Medet yâ filan", "Himmet yâ şeyhim"
diyen bir mümin, aşağıda da îzah edileceği gibi, mübârek zatlar vesîlesiyle
Cenâb-ı Hakk'tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani "Yalnız
senden yardım dileriz" âyetinde olduğu gibi sadece Allah'tan istiyor.
Çünkü Allah'tan başka hakîkî bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana
hangi insaf ve adaletle "Sen yukarıdaki âyet-i Kerîmeye aykırı hareket
ettin, dolayısıyla müşrik oldun" denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu
kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir
anlayıştan yani dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah'a
sığınırız.
"YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ" ÂYETİ TEVESSÜLE
İŞARET EDER
Kendilerine "Selefî" adını veren Vehhâbîlerin
aksine, bu âyet-i kerîme açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim
cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında,
Arafat'ta vakfede kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu âyette, çoğul
sîgasıyla "biz" ifadesini kullanıyoruz. "Sadece senden
isteriz" diyoruz, "Sadece senden isterim" demiyoruz.
Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı âyeti okuyan veya bu âyetteki
duaya âmin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve
dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz. Meselâ büyük bir
camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin
o duaya kilitlenmiş: "Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım
dileriz" diyor.
Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde
padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat
isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş mücrimlerin sayısı daha
fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere iltihak etmişler. İyiler de kendileri
gibi iyileri siper edinerek birbirlerine katışmışlar. Herkesin elinde hediye
var. Bazıları pırıl pırıl bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin
kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan
"istiyoruz" diye yalvarıyor, padişahın kereminden
dileniyorlar.
Padişah çok cömert. Cömertlik
onun şânından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip
kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de "ben"
diye istemiyor, "biz" diye istiyorlar. Yani ya hep ya hiç. Hepsini
reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler
var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar,
feryatları Arş-ı A'lâyı titretiyor. Hâl böyle olunca o da lütuf ve kereminin
gereği isteyen herkese veriyor. Parti malı alan-satan tüccarlar da böyledir.
Malı satın alan tüccar adeten içindeki çürükleri ayıklayıp sadece iyilerini
bırakmaz. Hepsini birlikte kabul eder.
Kâdî Beydâvî'nin, Envâru't-Tenzîl ve onun
haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misâlle
anlatmaya çalıştık. Misâlde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu
ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim ediyorlar.
İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını
istiyorlar. "Yalnız senden yardım dileriz" derken çoğul
sîgasıyla "biz" ifadesini kullanarak "İçimizde bulunan
sâlihler ve velîlerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz"
demiş oluyorlar. Allahu Teâlâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul
edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.
HİMMET YÂ ŞEYHİM
"Himmet şeyhim" Medet Yâ Filân" diyen kimsenin
mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim bu günahkâr
mürîdin için Allah'a yönelip O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan kurtulayım
veya şu işim olsun" Bu
ifadelerde ne gibi dînî bir mahzur olabilir?
Mürit bunu şeyhinden uzakta söylese de
yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali
olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latîfeleri çok geniş olup bütün âlemle
münasebet halindedir. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, âlem onların kalp
latîfesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin
anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip mânevî
meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar, ya hiç yoktur ya da
bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.
Söz buraya gelmişken şu misâli vermeden
geçemeyeceğim. Büyük Velî Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri kendi eseri "Vâkıât"
da anlatıyor.Şeyhi Üftâde Hazretlerinin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5
aylık mürid iken, her geçen gün bir çok mânevî hâllere mazhar olmuştu. Bir
defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:" Efendim himmetinizin
bereketiyle bir hâlle karşılaştım. Gördüm ki Bursa'da oturduğum yerde elim
İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde
rahatlıkla tasarruf edebiliyorum." Üftâde Hazretleri buyurdu ki:
"Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism derler. Bundan çok daha
öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hâl, onların yanında bir şey değildir. Fakat
sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzerî
hâlleri inkâr etmezsin.
Evet… bu bir keramettir. Allah u Teâlâ
dilediği kuluna ihsan eder. Her velînin kerameti olması da şart değildir. Fakat
ekseriyetle kâmil velîlerde bu gibi hâller milyonlarca sûfîler tarafından
görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de
âdeten muhaldir. Her şey Allah'ın kudret elindedir. Dilerse mürîdinin himmet
talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği
gibi, velî kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.
BENİM KENDİME
BİLE FAYDAM YOK
Vehhâbîler yanlış tefsir ettikleri şu âyet-i kerîmeyi ileri sürerek yine
yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allah u Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a.v.)
hitaben: "De ki:
"Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda
değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de
gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim." (A'raf, 7/188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya
zarar veremezken nasıl oluyor da
bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
Evet Allah dilemeden hiçbir kimsenin
kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O
yüzden mecazî anlamda kullanılan "Doktor beni iyileştirdi, filan beni
doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filânın canını aldı… vs. gibi"
sözleri konuşurken hakîkî fâil olan Hâlık-ı Zü'l-Celâl Hazretlerine îman etmek
gerekir.
Fakat bu âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü
başta Kur'an olmak üzere onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl
taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması vs. gibi pek çok
harikaları vardır. Bunların bir kısmı âyetle sabittir. Demek ki, yukarıdaki âyette Hz.
Peygamber'in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağan üstü tasarrufunun
bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah'ın izni ile bunlara kâdir olabileceğine
parmak basılıyor.
Halbuki Kâdir-i Mutlak olan Allah (c.c.)
peygamberlerinden başka meleklerine ve velîlerine de tasarruf izni vermiş,
onlara olağan üstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vehhâbîlerin
anladığı gibi –hâşâ- Allah u Teâlâ'nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir
bölümünü başkalarına devretmesi mânâsında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat
Cenâb-ı Zü'l-Celâl Hazretleri saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği
şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar âyet ve hadislerde belirtildiği üzere
sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allah u Teâlâ kendi muradı
doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine, dilediği hususlarda tasarruf
ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder. Âyet-i Kerîmeyle
bildirilen İsâ Aleyhisselâm'ın şu sözü, bunun açık delîlidir:
"Ben, size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yaparım, içine
üflerim; Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur.
Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size
evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm." (Âl-i
İmran, 3/49)
Görüldüğü gibi Allah u Teâlâ; Hz. İsa'ya
yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu
vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkânını bahşetmiştir. Yoksa
-hâşa- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir. Hz.
Peygamber'in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler
vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Milyonlarca velînin gene milyonlarca
kerametleri ve bunların geçmişten bu güne dek en az bir o kadar da şahitleri
vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak mânevî
körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.
HAYREDDİN KARAMAN'IN GÖRÜŞLERİ
Genel olarak sûfîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla
tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Şah
Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı
gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bunu tevhîdi korumak gibi iyi bir niyetle
yapmışlardır. Fakat kendilerini takip edenlerce işin tamamen çığırından
çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine
"selefî" adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile
rahmet okutmuşlardır.
Son zamanlarda bu zevatın fikirleriyle
uzun zaman meşgul olan âlimlerin başında Prof. Dr. Hayreddin Karaman
gelmektedir. Fıkıh ve fıkıh usulü konularında onların düşünce ve metotlarından
geniş çapta istifade eden Karaman, her şeyden önce bir denge ve itidal
insanıdır. Bu yüzden görüşleri konumuz açısından önem arz etmektedir.
Fâtiha suresindeki "Allahım yalnız senden yardım dileriz"
cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Hayreddin Karaman,
tevessül edenlerin şirke girmediğini belirterek şöyle demektedir:
"Bu cümlenin mutlak ve genel
olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir
yardım istemek bu âyetin kapsamına girseydi, bir insana 'şu konuda bana yardım
et' diyen herkes şirke düşmüş olurdu.
Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise,
şöyle îzah etmektedir: "Bir
kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın, ilâhî yardıma
vâsıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini
düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır."
Hayreddin Karaman'ın İbn-i Teymiyye
hakkındaki fikirleri de şöyledir: " İbn-i
Teymiyye, biraz da çağdaşlarının tutumları sebebiyle tevessül konusunda ifrata
(aşırılığa) düşmüştür; ancak tevhid inancını korumak gibi iyi ve yüce bir
niyeti vardır, bundan dolayı ecir alır." (Hayatımızdaki İslâm, s. 371 vd.
İstanbul, 2002)
Sonuç olarak, "Allahım yalnız senden yardım dileriz"
meâlindeki âyet, müfessirlerin
beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir
delîldir. Âlimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır. Konumuzu
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
"Allahım! Senden dileyen
kişilerin hakkıyla senden dilerim." (Eilahiyat.com)


























