Ehl-İ Sünnet Görünmek Değil Olmaktır

e-Posta Yazdır PDF

Kâinatta tedricilik yasası geçerlidir. Yani bütün oluşumlar veya yıkımlar yavaş yavaş meydana gelir. Bir kahvenin kaynaması içinde belli bir süre geçmesi gerektiği gibi, bir çocuğun doğması içinde dokuz aylık bir sürenin geçmesi gereklidir. Allah azze ve celle gücü ve kudretinin sınırı olmadığı halde dünyayı bir saniyede değil de altı günde yaratmasının arkasında yatan hikmet de belki de budur. Veya Peygamber Aleyhisselam’ın nübüvvetinin ilk yıllarında emirler ve yasaklarla ilgili emirler almaması, bu sürecin imanın tam kalplere yerleştikten sonra meydana gelmesindeki hikmet de bu olabilir.


Bu yasa tarihte fazlasıyla okunabilecek bir yasadır. Hele hele bazı oluşumların isim alma süreci iki dakikalık bir mevzu asla değildir. Yani Osmanlı Devleti ismini Osman Bey’in bir postun üzerinde oturup bundan sonra bu devletin adı Osmanlı Devleti’dir dediği bir mevzu değildir. Gelişen ve değişen şartlarla beraber diğer beyliklerden ve devletlerden ayrılabilmek için zaman içerisinde ona yüklenen anlamların bütünüdür, Osmanlı Devleti. Aynı bunun gibi Ebu Hanife rahmetullahi aleyh kürsüden talebelerine seslenip Hanefi Mezhebi’ni kuruyorum dememiştir. Talebelerinin yürüttüğü sistem neticesinde ve halkın etrafında toplanan bir isim olması hasebiyle tarihin ona biçtiği bir isimdir, Hanefi Mezhebi. Diğerlerinden ayrılabilmesi için bu isimle isimlenmesi kadar doğal bir durumda yoktur esasen. 


Ehl-i sünnet ve’l Cemaat dediğimiz isimde tarihin seyriyle beraber bu ismi almıştır. Bir sabah namazı sonrası Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in buyurması üzerine bu ismi almış değildir. Evet, bu ismi çağrıştıran beyanları vardır. Ancak bu isim diğer batıl fırkalardan ayrılmak için zaman içerisinde Müslümanların gündemine giren bir isimdir. Şia, Haricilik ve Mutezile gibi fırkaların varlığı ile beraber gündeme gelmiştir, gelmek zorundaydı da. 


Çünkü ismini saydığımız veya saymadığımız İslam’ın içinde olan fırkalar da Rab olarak Allah’ı, Din olarak İslam’ı, Kitap olarak Kur’an-ı Kerim’i, Peygamber olarak da Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem’i kabul ediyorlardı. Ama onları bu yolda batıllığa düşüren birçok mevzu olduğundan dolayı Fırka-i Naciye dediğimiz kurtulmuş olacak insanları ayırt edebilmek için onlardan başka bir isimle isimlenmesi gerekiyordu. Bu isimlenme de onlardan farklı olmak adına verilmiş bir isim asla değildir. Ayet ve Hadislerin şekillendirdiği bir isimdir, Ehl-i sünnet ve’l Cemaat. 


Şia’nın sahabe arasında büyük bir tefrikaya gitmesi, Hariciliğin ayet ve hadisleri metodolojik olarak yanlış okuması, Mutezile’nin aklı vahyin önüne geçirmesi ve Sünnetle sabit olan birçok mevzuyu reddetmesinden dolayı Hem Sünnet’i hem de Sahabenin cemaat anlayışını yansıtması hasebiyle Ehl-i sünnet ve’l Cemaat bu ismi almıştır. Sünnet, Peygamber Aleyhisselam’ı, Cemaat ise Sahabe’yi temsil eden bir olgudur. Yani bu iki vasıf Sünnet/Hadisler ve Sahabe bir fırkanın hak mı batıl mı olduğunun göstergesidir. Esasen Ehl-i sünnet ve’l Cemaat’e bir fırka muamelesi yapmak büyük bir yanlıştır. Sadece diğerlerinden ayrılması için kullanılan bir kelimedir fırka kelimesi. Yoksa Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, İslam’ın ta kendisidir. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in anlattığı, sahabenin de O’nun anlattığı gibi anladığı sistemin adıdır Ehl-i sünnet ve’l Cemaat.

 

Bu yüzden İslam’a kim saldırmak istediyse bu iki başlık altında saldırılarını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Önce sahabenin itibarına yönelik saldırılarla başlayan süreç şimdi Hadis-i Şeriflere gözünü dikmiş pozisyonda. Görünen köyün kılavuz istemediği bir yerdeyiz. Sahabenin düştüğü yerde Hadislerin ayakta kalmayacağı, Hadislerin düştüğü yerde Kur’an-ı Kerim’in ayakta kalmayacağı gün gibi aşikârdır. O yüzden Sünnet ve Sahabe birbirinden koparılmayacak iki kavramdır. Bunlar Kur’an’ın oturduğu zemini teşkil etmektedirler. O yüzden Ehl-i Kur’an ve’l Cemaat değil de Ehl-i sünnet ve’l Cemaat deniliyor. Bizi batıl fırkalardan ayıran vasıf Kur’an’a bakışımızdan daha ziyade Sünnet’e ve Sahabe’ye yüklediğimiz anlamdan kaynaklanıyor. 


Ehl-İ Sünnet’e Bakışımız

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, İslam’ın kendisidir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, İslam’ı anlamak için tek başına Kur’an-ı Kerim’in yetmeyeceğini, bunun yanında Hadislerin ve bu Hadislerin uygulamasını yapan Sahabe’nin de olması gerektiğini bilmektir. 

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, bir proje, sonradan ortaya çıkmış bir akım, muhalefet olsun diye kurulmuş bir dernek asla değildir. İsmi sonradan şekillense de selefimizin yani Sahabe tabiin ve tebe-i tabiin’in yani en hayırlı ilk üç neslin iman şeklidir. 

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, olmasak da olur bir yapı asla değildir. Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, olmak veya olmamaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, bir cemaatin bir tarikatın ismi değildir veya bir cemaatin bir tarikatın tekeline alabileceği bir şey asla değildir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat, kıyamete kadar devam edecek Fırka-i Naciye’nin adıdır. 


Ehl-İ Sünnet Ve’l Cemaat Olmak

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak misvak kullanmak kadar sigara içmemektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak sakal bırakmak kadar faizi de bırakmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak sarık ve cübbe giymek kadar, nezaket elbisesini de giymektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak dilinle zikir yaptığın kadar, cebinde ki paraya da zikir yaptırmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak dizini dövmek ama kızını ve hanımını dövmemektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak futbol maçlarını değil Kudüs’ü, Mescidi Aksa’yı, Ayasofya’yı, Muhammed Mursi’yi, Arakan’ı, Suriye’yi gündem yapmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak tekfirci bir zihniyete değil tebliğci bir zihniyete sahip olmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak ayrıştıran, bölen, parçalayan değil birleştiren, tamamlayan, kucaklayan olmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak batıla yaranmak için dinden taviz vermemektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak din tüccarlığı yapmamak, dini sembolleri, figürleri ihracaat ürünü görmemektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak yere tükürmemek, ezanla beraber caminin yolunu tutmak, sabah namazına çocuğunu kaldırmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak cevapsız aramalara geri dönmek, tebessüm etmek, selam vermek ve selam almaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak arabanı düzgün park etmek, gıybet yapmamak, şakadan da olsa yalan konuşmamaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak gözünü haramdan, kulağını müzikten, ayaklarını kahve köşelerinden uzak tutmaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak Allah’a kablosuz bağlanmak, Allah’ın dışındaki otoriteleri reddetmek, zaman, mekân ve koşul tanımadan Allah-u Ekber diyebilmektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak dik durmak ama diklenmemek, okur-yazar değil okur-yaşar olmak, Müslümanın ayıbını araştırmamak, yetimin hakkını yememektir.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak kuklayı değil kuklacıyı vurmak, vahyi aklın önüne koymak, işi vaktinden çok olmak, ruhunu ve bedenini satmamaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak kırmızı ışıkta geçmemek, hız sınırını aşmamak, yemek ısmarlamaktan korkmamak, tırnaklarını uzatmamak, toprakla bağını koparmamak, her sabah hayata yeniden başlamaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olmak bin düşünüp bir konuşmak, sır saklamak, gençlerin evliliğine aracı olmak, kuyrukta iken kaynak yapmamaktır.

Ehl-i sünnet ve’l Cemaat olalım. Olmuş gibi yapmayalım. Olmuş gibi görünmeyelim vesselam…