Helal Dairede Güzellik Anlayışı

e-Posta Yazdır PDF

Müslüman güzellikleri deren, toplayan bir konumdadır. Onun güzelliklere düşman pozisyonunda olması düşünülemez. O her bir güzelliğe Yüce Allah’ın bir eseri gözüyle bakar. Kendisi için haram kılınana bakmaz. Bediüzzaman Said Nursi’nin de söylediği gibi; helal dairesi geniştir ve zevke kâfidir.

Kur’an’da iki yüz civarında “husn” (güzel) kökünden isim ya da fiil vardır. Secde sûresi 7. ayette “O Allah ki yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır” buyrulur. Yine Kur’an Yüce Allah’ı, en güzel isimlerin sahibi (esmaül hüsna) olarak tanıtır. (Bkz. Araf 180, İsra 110, Taha,8, Haşr, 24) Bu ne demektir? Yüce Allah’ın bütün sıfatları, isimleri ve fiilleri “hüsn” yani “güzel”demektir.

Bakara suresi 112. ayette Cennet’in “muhsinler”in yani güzellikler yapan insanların ödülü olacağı Müslümanlara vaat edilir. Namazlarda hep okunulan “Rabbena” dualarında “Allah’ım bize dünyada ve ahirette ‘güzellik’ ver” diye dua edilir. (Bkz. Bakara, 201; Rahman, 60; Yunus, 26)

Zümer Sûresi 18. ayette “Sözleri dinleyip onların en güzeline uyarlar” ifadesinde güzel sözün önemine işaret edilir. Bütün bunlar Müslümanların güzelliklerle iç içe olduğunu ve onlarla arasının iyi olduğunu gösterir. Nitekim bütün güzellikleri yaratan Yüce Allah Müslümanların kendilerini güzelliklerden mahrum bırakmalarını istememiştir. Buna işaret eden bir tek ayet bile yoktur. Tam tersi rızıkların tayyip/hoş olanlarından istifade etmek tavsiye edilmiştir.(Bkz.Taha suresi, 81)

Müslüman’ın kendisine göre bir güzellik anlayışı vardır. Misalen güzelce bir bahçe oluşturmak, güzel çiçekler yetiştirmek, saçlarını güzelce taramak, güzel ve doğal kokular sürmek, güzel ve temiz elbiseler giymek, güzel sanatlara ilgi duymak, hat ve tezhip gibi zarif meşgalelerle uğraşmak, güzel ürünler ortaya koymak, dinin buyruklarına uygun olan musiki dinlemek, Müslüman’ın estetikle olan yakın alakasını yansıtan alternatiflerdir.

Hatta bunlara bazı insanların güzel kaynak sularına, maden sularına, ayrana veya güzel demlenmiş bir çaya olan merakını da ekleyebiliriz. Veya bir insan gittiği yerlerdeki yöresel yemekleri tatmak istiyor, her gittiği yerdeki tatlı sulardan içiyorsa veya oranın doğal güzelliklerinin resmini çekiyorsa İslam o insanın bu türden meşru estetik zevklerine de bir yasak koymaz. Elbette ki Müslüman’ın da yeryüzündeki güzelliklerden istifade etmeye hakkı vardır. Yeter ki haram daireye girilmesin. Yenilsin, içilsin fakat israf edilmesin… Her nimet ayrı birşükre vesile olsun.

Yüce Allah Rahman sûresinde güzel kokulu bitkiler (reyhan) yarattığınısöylemektedir. Yüce Allah güzel kokulu bitkileri yarattığına ve bunu Rahman suresinde hatırlattığına göre insanların o güzelliklerden istifade etmesinin bir sakıncası olmasa gerektir. Müslüman yasaklara riayet ettiği takdirde güzel olan her şeyle ilgilenebilir ve güzel olan her şeye sahip de olabilir.

Kazandığımız malımızın zekâtını verdikten sonra şayet sadaka olarak da yeteri kadarınıvermişsek, zengin olmanın dine göre bir sakıncası yoktur. Nitekim fakir sahabilerle birlikte İslam’a en büyük hizmetleri Hz Ebubekir ve Hz Osman radıyallahu anhüma gibi zenginlerin yaptığını da unutmamamız gerekir.

Müslüman’ın bir takım estetik zevkleri olduğunu ancak bunun Müslüman olmayanların veya dini hassasiyetleri olmayanlarınkinden farklı olduğunu da ilave etmemiz gerekir. Müslüman’ın estetik anlayışında bir sadelik söz konusudur. Zaten asıl güzellik de sade olan bir güzelliktedir. Biz burada Müslüman’ın güzellik anlayışı derken her türlü yapaylıktan uzak olan saf bir güzellikten bahsediyoruz.

Bir örnekle konuyu açmaya çalışacak olursak şu örneği verebiliriz: Süslerini hoyratça sergileyen adeta görsel bir nesneye dönüşmüş bir hanımın İslam’ın estetik olgusuyla bağdaştığını söyleyemiyoruz. Ama diğer taraftan Müslüman’ın estetikle ilgili olan bir hikmet yitiğini Aristo’nun şu ifadelerinde buluyoruz: Aristo’ya sorarlar: “Kadınlarda en çok hoşa giden şey nedir?” Aristoşu cevabı verir: “Yüzlerindeki hayâ neticesinde oluşan kızarmadır.” Bu söz bize “Hayâ imandandır” (Buhari, İman, 16) hadis-i şerifini hatırlatıyor.

Buradaki aynı hikmete Muhammed İkbal’in şu ifadelerinde rastlıyoruz: “O köylü kızın yerine bakışında mahşerler kaynaşan, fikri batı uygarlığının ışığı ile kirlenmiş görünüşte kadın fakat kendinde gerçek kadınlıktan eser olmayan sözde kadın geçti. Kendinde hayâ duygusu kalmamış, hürriyetinin sonucu küstahlık ve fitne olmuştur. Onun ilmi annelik yükünü taşıyamadı. Onun karanlık gecesinde bir tek yıldız doğmadı.”

Müslüman’da olması gereken güzellik anlayışına ulaşabilmemizin yolu Yüce Allah’ın güzel dediğini tespit edebilmemize bağlıdır. Yüce Allah tabiatı çok güzel bir şekilde yaratmıştır ve tabiatta arkasındaki fona uymayan, dikkat çeken, uygunsuz hiçbir renk veya ton yoktur. Demek ki tabiatı ibret nazarıyla gözlemleyen Müslüman, her türlü dikkat çekicilikten, yapaylıktan, göz alıcılıktan uzak sade bir güzelliği savunan bir konumdadır. Bu anlayışı Müslüman mükemmel yaratılmıştabiata bakarak kazanabilir. Ki Efendimizin sünneti seniyesine riayet etmek de bizi yine aynı kapıya çıkartır.

Tekrar Rahman suresindeki “reyhan” ifadesine dönecek olursak, ayette güzel kokulu bitkilerin örnek verilmesi bizim bu nimetler içinde iken bir mahrumiyetler alanını savunmamızın da önüne geçer. Söz konusu ayette “Yapraklı taneler ve hoşkokulu bitkiler vardır” (Rahman, 12) denildiğine göre burada onlardan istifade etmemize de bir teşvik olduğu söylenebilir. Yüce Allah’ın nimetlerini kulunun üzerinde görmek istemesiyle ilgili hadisleri ve mezhep imamlarının bilinen bazıöğütlerini de hatırlayacak olursak bu söylediğimizi daha iyi desteklemişoluruz.

Müslümanlıkta güzellik kıstaslarını ve estetik anlayışını “Rab” belirlemektedir. Bu belirleme genel bir belirlemedir ve ahlak alanından bağımsız bir belirleme değildir. Müslüman için ahlaksızca bir görüntü asla “güzel” kabul edilmez. Bunun güzel olduğunu iddia edenler, İslam’ın kıstaslarını değil nefis ve şeytan ikilisinin kıstaslarını benimseyenlerdir. Güzel yaratılmış yeryüzünü daha da güzelleştirmek ise Müslüman’ın düzene olan katkısıdır. Ali Ulvi Kurucu’nun bu konuda çok güzel bir sözü vardır: “İslam çirkini güzelleştirir, güzeli daha güzel yapar.”

Yüce Allah insanları ne olduğu belirsiz izafi bir “güzellik”e çağırmaz. Yüce Allah insanları iyiye ve güzele teşvik etmiştir ve onun altına haşa “bu iyiye ve güzele kafanıza göre mânâlar yükleyin, onlarıizafi alana kaydırın” şeklinde not düşmemiştir. İslam’a uygun olmayan bir şeye“güzellik anlayışı görecelidir” kılıfıyla “güzeldir” demek bir Müslüman’ın tavrıdeğildir. Müstehcen bir heykel bazılarına göre güzel olarak nitelendirilebilir, hatta bazıları bu heykelin bir sanat harikası olduğunu da iddia edebilir. Fakat bütün bu mülahazaların Müslüman’ın estetik anlayışıyla bir alakası yoktur.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi “güzel”i “iyi”den ayırmak isteyen kimseler hakkında şöyle söyler: “...Her alanda bu tiplere rastlanır. Sanat alanında boy gösteren psikopatlar insandaki güzel eğilimini, güzel arayışını bozarlar. Her şeyden önce güzeli iyiden ayırmaya bakarlar. Onların sloganı şudur; Estetik alanının güzeli ahlak alanının iyisinden tamamen bağımsızdır güzel ile iyinin bağdaşmasına imkan yoktur. Güzele erişmenin kaçınılmaz koşulu iyiden uzaklaşmaktır”(Hikmet Arayışları, s.80)

Müslüman’ın estetik anlayışının temelinde onun ahlak anlayışı yatmaktadır. Bu nedenle İslam ahlakına uygun olan her türlü güzellikle Müslüman’ın ülfet etmesinin herhangi bir sakıncası olamaz. Helal daire içinde kalındığı müddetçe güzellikler hepimiz içindir.