Adalet Ve İslam

e-Posta Yazdır PDF

İslam’ın toplumsal gayelerinin en başında adaleti tesis etmek gelir. Tabiidir ki bu görevi İslam, Müslüman’a yüklemiştir. Adaletin sağlanması dediğimizde bunun ancak bir sistem ve organizasyon ile mümkün olacağı da kuşkusuzdur. Dolayısıyla bu sistemin kurulmasına öncülük etmek de Müslüman’a düşer. Bu bakımdan adaletin nerede olduğunu tespit etmek Müslüman açısından son derece önemlidir.

 “Adalet” kavramı, “hak” kavramı ve “hakların dağıtılmasındaki tutum” konusu ile yakından alakalıdır. Hakların dağıtımında adalet esasının işleyebilmesi için adil bir sistemin işletiliyor olması gerekir. Bu sistemin işleyebilmesi hukuk devleti de diyebileceğimiz “adil devlet”in varlığına bağlıdır.

 

 “Adalet devleti derken kullandığımız anlam ile adalet Kur’an-ı Kerim’de ‘kıst’ ile ifade edilmiştir. Doğru öğreti ile ‘kıst’ arasındaki ilişki açıkça belirtilmiştir. Bütün Tanrı elçilerinin, resullerinin tebliğ ettiği tek doğru öğreti (İlahi Tebli)in insanlar bireyler arasındaki ilişkilerde adaletin (kıst) hakim olmasını istediği ve buyurduğu açıkça ifade edilmiştir.” (Hukuk Devleti Öğretisi, s.76)

Adalet ve adalet organizasyonu konuları o kadar iç içedir ki bu sistem veya organizasyonla adalet ilişkisi bağlamında “adalet” kelimesini tanımlayanlar dahi olmuştur. Buna şu açıklamayı örnek verebiliriz: “İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini, ve insanın devlete olan alakasını, Allah’ın bildirdiği hükümlere göre düzenlemeye ‘adalet’ denir. Bu bir anlamda Allahü Teala’nın emrini, emrettiği şekilde, yerine getirmektir. (Yeğin, Abdullah, Yeni Lugat, s.5)

 

Hanefi fukahasının; Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilen, müminlerin “beyat”la, gayrimüslimlerin ise “zimmet akdi” ile güvenliğe kavuştukları beldelere “Darul İslam” dedikleri gibi “Darul Adl” demelerinin nedeni de “adalet” kelimesinin bu bahsedilen bağlamı ile ilgili olsa gerektir. (Bkz. Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, c. 3, s. 512)

Dikkat edilirse Müslüman algısında “adalet” ve “İslam” olgusu tabii olarak iç içe geçmiştir. Bu durum Müslümanlarca yapılan adalet tanımlarında belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.  İmam-ı Şafi’ye göre “adalet” Allahü Teala’nın istediği şekilde amelde bulunmaktır. (Bkz. Er- Risale, s.25) M. Fethullah Gülen’in adalet tanımı da bu tanımla paralellik arz eder. Gülen “Adalet; farzları yerine getirip, haramlardan sakınmak ve insani değerlere ters işler yapmamak demektir.” (Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 49) der.

 

Bu tanıma göre farzları yerine getirip haramlardan sakınmayı “İslami değerler” olarak anlarsak adaletin “İslami ve insani değerlere uygun işler yapmak” demek olduğunu tespit etmiş oluruz. Şu durumda İslam’ın istediği gibi bir yaşam tarzının “adalet” kavramını tamamen karşıladığını söyleyebiliriz.

Abdulkerim Osman’a göre; “Adalet İslam’ın insanlar arasında gerçekleştirmek istediği ve bütün hükümleri temel yaptığı ilkelerden biridir.” (İslam’da Fikir ve İnanç Hürriyeti, s. 67)

Ömer Nasuhi Bilmen adaletin hakka yönelmek, haksızlıktan kaçınmak, her hakkı sahibine vermeye çalışmak olduğunu; bunun karşıtının ise zulüm-gadr ve insafsızlık olduğunu söyler. (Bkz. İslam İlmihali, s.465)

 

Bu iki tanımın da yaptığımız tespiti doğruladığını görüyoruz. Bu mantık dâhilinde İslamî ve insanî değerlere uymanın adalet olduğunu kavradığımızda buna uymamanın da zulüm olduğunu anlıyoruz. Yani kavramın zıddından yola çıktığımızda da bizi aynı yere götürdüğünü fark ediyoruz ki bu usule bilindiği gibi matematik ilminde “sağlama” deniliyor.

Şunu üstüne basa basa ifade etmeliyiz ki İslamî ve insanî değerlere uygun işler yapmanın adalet demek olduğu tespiti son derece doğru ve orijinal bir tespittir. Bu anlamıyla “adalet” kavramını beynimize yerleştirdiğimizde kafamızdaki birçok sorunun çözümleneceğini görüyoruz. Şöyle ki biz bu anlama şekliyle yola çıktığımızda İslamî ve insanî olmayan hiçbir eylemin bizi saadete iletemeyeceği hakikatine ulaşıyoruz. Saadete ulaşmanın ancak adaletle mümkün olduğunu bilerek İslam’ın olmadığı bir yerde çözümün de olamayacağını idrak ediyoruz.

Meseleyi, daha iyi anlaşılması için somut ve güncel bir örnekle desteklememiz gerekirse, bu mantık örgüsü içerisinde faraza “Kürt sorunu”nun İslami olmayan bir çözüm haricinde hiçbir şekilde çözülemeyeceğini tespit etmiş oluyoruz.

 

Bu sorun veya bir başkası, önemli değil; tüm sorunlar için bir genelleme yapacak olursak rahatlıkla şu cümleyi kullanabiliriz: İslamî olmayan hiçbir çözüm gerçek anlamda bir çözüm değildir. İslamî ve insanî olmayan her şey kelimenin tam anlamıyla “zulüm”dür.

 

Bir toplum düşünelim; bu toplumda İslamî ve insanî değerler el üstünde tutuluyorsa kuşkusuz o toplumda adil bir düzen var demektir. Bugün hukuk alanında İslamî değerlerin dışlanması ve seküler hukuk anlayışının benimsenmesi sonucu, toplumsal hayatta “adalet” bir hayal haline gelmiştir. Adalet kişilere haklarının verilmesi ile alakalı olduğuna göre şayet bir yerde adalet varsa orada can ve mal güvenliği hakkının da insanlara sağlanmış olması gerekir. Nitekim bir başka temel anlamıyla;

 

 “Adalet; insanlara hak ettiklerini, başta her insanın eşit olarak hak ettiği insan haklarını verebilmek, sağlamak, daha sonra da herkesin emeği karşılığında hak ettiğini verebilmektir. Her şeyi yerli yerine koymak demektir.” (Bkz. Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s. 12)

 

Yine somut örneklerle devam edecek olursak; bugün hapishanelerin tıklım tıklım dolu olması, can ve mala yapılan gaspın önüne geçilemediğinin bir ispatıdır.

Faraza otuz sene çalışıp emekli ikramiyesine hak kazanan bir kimse, parasını hırsıza kaptırabilmektedir. İşte zurnanın zırt dediği yer de burasıdır. Bu tür güncel ve somut vakalara değinmeden teorik bir adaletten bahsetmek suya yazı yazmaktan farksızdır. Mevcut adalet anlayışlarının dertlerimize deva olmadığını tespit edemez isek, çözümün İslam’ın adalet anlayışında olduğunu da hakkıyla ortaya koyamayız.

 

Bir ülkede insanların can ve mal güvenliği sağlanamamışsa, o ülkede adaletin tesis edildiği söylenemez. Cinayetler, kapkaç, hırsızlık, narkotik suçlar ve diğer suçların zirve yaptığı bir yerde hangi adaletten bahsedilebilir ki?

 

Hırsızlık konusunda modern anlayışlarla caydırıcı bir cezanın bulunamadığı ortadadır. Burada şu soruyu sormak gerekir: Dişinizden tırnağınızdan artırarak biriktirip aldığınız arabanız çalındığında hırsıza nasıl bir ceza verilmesini istersiniz? Veya evladınızın ameliyat ya da tedavi parasını hırsıza kaptırdığınızda... Bu mesele İslami boyutta tartışılmadığında can ve mal güvenliğinin sağlanması ve de dolayısıyla adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir.

 

Bediüzzaman Said-i Nursi, bu konuyu misafir ve ev sahibi misaliyle müthiş bir şekilde izah eder: Şöyle bir hikâye anlatır: Hırsızın elinin kesildiği bir memlekete gelen bir misafir taaccüp eder ve ev sahibine sorar: “Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor.” Hane sahibi der ki: “Siz büyük bir hakikatten ve acip ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terk etmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybediyorsunuz. (Bkz. Hutbe-i Şamiye, İstanbul, 2000, s.82-83)

Şeriatın prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olduğu anlaşılan Üstad’ın burada gaflet etmişsiniz dediği hakikat İslam’ın ahkamından başka bir şey değildir. Adaletin hakikatinin kaybedilme sebebini ise Üstad bu ahkâmın dışlanmasına bağlamıştır ki bunun bir diğer adı da seküler mantığın hukuk alanına hâkim kılınmasıdır.

 

Şu durumda lafı toparlayacak olursak kimin neyi hak ettiğinin kıstası olarak İslamî prensipleri ölçüt kabul ettiğimizde adalete, bu yoldan gitmediğimizde ise zulme gider dayanırız. Yüce Allah adaleti emrettiğine göre adaletin nasıl tesis edileceğini de bize ancak O öğretecektir. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi bu hakikati şöyle ifade eder:

 “Yaratıcı’dan “adalet” emrini alan kimse, herkese hakkını ve istihkakını verirken, herkesin ne gibi hakka sahip olduğunu yine Yaratıcı’dan sormalıdır.” (Hukuk Devleti Öğretisi, s. 9) Yani adaletin kıstasını bize ancak tek orijinal din olan İslam sunabilir.

 

Adaleti tesis amacıyla kurulan organizasyonlar da belirli güvenceleri insanlara vermek durumundadır. Bu güvenceleri insanlara verdiği için zaten bu sistemin işletildiği devlete hukuk veya adalet devleti ismi verilmiştir. Güvencelerin en başında insan haklarının hiçbir bahane ile engellenememesi gelir. Prof. Mustafa Erdoğan’ın da dediği gibi; “Demokratik çoğunlukların bile temel özgürlükleri ve hukuk devleti güvencelerini ortadan kaldırmaya hakkı yoktur.” (Abant Platformu, Demokratik Hukuk Devleti, s. 211)

 

Sonuç itibariyle bizim gerçek adalete kavuşmamızın ön koşulu önce adaletin nerde olduğunu idrak edebilmemizdir. Aradığımızı yanlış yerlerde arıyor isek bir ömür boyu bile arasak onu bulmamız mümkün olmayacaktır.

 

Adalet diyorsak bunun İslam’da olduğunu bilmeden bir arpa boyu bile yol kat edemeyiz. Kişisel ve toplumsal yaraların iyileşmesi için asıl çare İslam ahlakı ve İslam hukukuna sarılmaktan başka bir şey değildir.