Bir Kamil Mürşide Varmadan Olmaz

e-Posta Yazdır PDF

Monoton bir hayat içerisinde tek düze bir yaşam tarzını benimseyen insanlarımız ekmek ve geçim derdiyle boğuşurken, bizi manevi huzura kavuşturacak olan öğretilerden de habersiz kaldı. Çoğu zaman ihmalkârlığından veya gaflet halinden dolayı içsel tekâmül yollarını araştırmadı ve kendi kendisini hep ham kalmaya mahkûm etti. Tasavvuf yoluyla nice gönüller ilahi aşkla huzura ererken, niceleri de bu berrak pınardan nasibini alamadı.

   Zira kendisinden ibadet ve taat yönünden, ilim ve irfan yönünden, aşk ve şevk yönünden üstün olduğunu bildiği halde kâmil bir mürşide bir türlü teslim olamadı. Kendi dağlar kadar büyük kusurlarıyla uğraşmaktansa, başkalarının noksanlarını aramakla ömrünü tüketti de dönüp de bir kere kendi nefsini dizginlemeye çalışmadı. Yunus Emre Hazretlerinin “Evliyaya uğramaz ise yolun/ Göçtü kervan kaldın dağlar başında” dizelerinde anlattığı gibi maneviyat yolunda yalnız ve naçar kaldı. Oysa bütün Allah dostları bu yolda yalnız gidilmeyeceğini defalarca söylemişlerdi. Nitekim Hoca Ahmet Yesevi hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Tarikata şeriatsız girenlerin/ Şeytan gelir imanını alır imiş/ İş bu yola pirsiz dava kılanları/ Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.“ (Hakkulov, İbrahim, Ahmet Yesevî Hikmetleri, Ankara, 1998, s.180

   Tasavvuf büyükleri nefsi tezkiye etmenin ve manevi derecelere ulaşmanın en kısa yolunun kâmil bir mürşide ikrar vermek olduğunu söylerler: “Sadıklarla beraber olunuz” emr- i şerifini de olması gereken bu birlikteliğe yorarlar.

   Sadıklarla beraber olan kimselerin ise ruhlarının hastalıklı, kalplerinin katı, vicdanlarının acımasız olacağı düşünülemez. Yumuşak kalpli, güzel huylu, güler yüzlü insanların oluşturduğu bir dünya adeta bir cennet gibidir. Bu manada tasavvuf; yaşadığımız şu dünyayı cennete dönüştürmek isteyen seçkin ve adanmış zatların üstlendiği bir gönül yapma hareketidir. Başka bir ifadeyle tasavvuf; kırık dökük olan kalpleri, huzursuz gönülleri, incinmiş yürekleri imar etme projesidir;

   “Hacı Bayram Veli’ye göre bu gönül imarı için bir ustaya bir şeyhe ihtiyaç vardır. Onun gözetiminde gönül şehri manevi olarak imar edilir. Dünya sebep-sonuç ilişkilerine uygun olarak yaratılmıştır. Sebep olmadan hiçbir şey olmaz. Bu sebepler dünyasında her sanat ve her ilim için bir ustaya yani bir sebebe ihtiyaç vardır. O sebep olmadan ilim ve sanat sahibi olunması hemen hemen mümkün değildir. Tasavvuf yolunda da şeyhe duyulan ihtiyaç, aynı hikmete dayalı olarak kendini gösterir.” (Prof. Cebecioğlu, Edhem, Hacı Bayram Veli, Ankara, 1994, s 104, 105)

   Yunus Emre Hazretleri sadıklarla beraberlik konusunu şöyle sitemli bir dörtlük ile işler:

   Zakir ile yoldaş olup
   Sadıklara yar olmadın
   Olmaz yere verdin gönül
   Dost neylesin senin ile

   Yunus Emre Hazretlerinin de ifade ettiği gibi; Gerçek Dost’a ulaşabilmek için ilk önce gönlün nefsî akımlarla olan bağlantısını kesmek ve bu bilinç halinde iken sadıkların sevgi akımını bize ulaştıran gönül prizlerine kalp fişini takmak gerekir. Fakat bundan önce sevgi elektriğini yaymakta olan mürşid-i kamili bulmak için bir “arama” sürecine ihtiyaç vardır. Eğer bulmaya yönelik kalpte bir istek ve davranışlarda bir çaba söz konusu değilse “buluş” gerçekleşmez. Hem iç âlemde hem de fiziki âlemde gerçekleşen bu arayışa Nakşîler “sefer der vatan” derler. (Bkz Kısakürek, N. Fazıl, Başbuğ Velilerden 33, s.54)
   Yine bu bağlamda Nakşîliğin ilk dönemlerinde bir seyahat etme zorunluluğunun olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Nitekim sufilere göre Mevla aranmadan, emek sarf edilmeden, yattığımız yerden bulunamaz. Mevla’nın yolunda bize rehberlik edecek zatı bulmak da yine aramak sonucunda olacaktır. Yunus Emre Hazretleri; “Böyle yatmak ile dosta gidilmez./ Uyan gel gözlerim, gafletten uyan” diyerek bu işin sıcak yataklarda olmayacağını anlatmak istemiştir. İbrahim bin Ethem hazretleri de bu hakikati en derinden idrak etmiş olmalıdır ki tac-u tarhı terk ederek bir arayış sürecine girmiştir.

   Halis kalple yapılan bu samimi arayışın sonunda, Hızır ile Musa’yı, Nebi ile Sıddık’ı, Mevlana ile Şems’i birbirlerine yoldaş eden Yüce Allah canı gönülden yoldaşını aramak için sefer eden saliki de mürşidiyle buluşturur.

   Yani; “Tasavvufi yola girecek mürid, arar, çabalar, sonunda pişeceği ‘büyük kapı’yı bulur ve kapısını çalar içeri girer... Tasavvuf tarihini incelediğimizde nefis terbiyesine inanmış kişilerin hayatlarında bu durumu görürüz. Ancak Hacı Bayram Veli Hazretleri için durum böyle değildir. O şeyhini değil şeyhi onu aramış bulmuştur.” (Prof. Cebecioğlu, Edhem, Hacı Bayram Veli, Ankara, 1994, s. 15)

   Anlaşılan odur ki Hacı Bayram Veli Hazretleri dış dünyada bir mürşid arayışına girmemiştir. Fakat iç âleminde yanmak üzere olan bir “kor” söz konusu olmalıdır ki Somuncu Baba Hazretleri de o “kor”u üflesin ve ilahi aşk ateşini tutuştursun. Eğer gönlünde bir “kor” mevcut olmasaydı üflemeyle bir yangın çıkacak değildir.

   Şu durumda onun fiziki âlemde bir arayışı söz konusu olmasa bile iç âleminde bir arzunun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar tasavvufta prensip olarak dış âlemde aramak tavsiye edilmiş olsa da Hacı Bayram Veli Hazretleri bu durumun bir istisnası olmuştur.

   Son olarak Merhum Musa Topbaş Hazretlerinin tasavvuf yoluna girmek isteyenlere yaptığı şu öğütleri ile yazımızı bitiriyoruz: “Bu ulvi yola girmek arzusunda olanın sabırlı olması, acele etmemesi, iyice taharri etmesi lazımdır. Kendisinin ihlâs üzere niyetinde samimi olması da zaruridir.” (Altınoluk Sohbetleri, c.1, s.84)

 




Yazarın Diğer Yazıları