Önümüzdeki günlerde upuzun bir yolculuğa çıkmak zorunda olduğunuzu ve yaşadığınız şehirden zoraki ayrılacağınızı düşünün.
Bu yolculuğa çıkma konusunda mecbursunuz ve size kimse fikrinizi de sormuyor… Ve de çok uzun bir süre orada kalacağınız kesinleşmiş durumda…
Lamı cimi yok anlayacağınız.
Evet, bir iki gün sonra gideceksiniz fakat gideceğiniz yerin neresi olduğu konusunda bir fikriniz yok. Kimsenin de size bu konuda bir şey söylemediğini varsayın.Üstüne üstlük buradaki sevdiklerinizden ayrılacaksınız ama orada sevdiklerinizle karşılaşıp karşılaşmayacağınızı da hiç bilmiyorsunuz?
Orada sizi sevenler ve şefkatli gülümsemelerle ağırlayanlar mı olacak, yoksa asık suratlarıyla sizi azarlayanlar mı olacak belli değil.
Orada başınıza iyi şeyler mi gelecek yoksa kötü şeyler mi gelecek bilmiyorsunuz.
Acaba gideceğiniz yer yeşil bitkiler ve ırmaklarla süslenmiş hoş bir iklimi olan güzel bir yer mi? Yoksa kutuplar kadar soğuk veya bunun tam tersi cehennem kadar sıcak bir yer mi?
Orada geçireceğiniz bu uzun zamanda mutlu mu olacaksınız yoksa her gün bin dert ile ah vah mı edeceksiniz? Buranın acılarına iyi kötü katlanabiliyorsunuz fakat orada karşılaşacağınız acılara katlanabilecek misiniz? Bu sorular kafanızda dönüp duruyor.
Orada güzel elbiseler giyip güzel yemekler yiyerek güzel mekânlarda mı oturacaksınız yoksa tam bir mahrumiyet içerisinde mi kalacaksınız belli değil.
Orada yaptığınız işleri istediğiniz zaman gönül hoşluğu ile mi yapacaksınız yoksa birilerinin sizi zorlamasıyla mecburen mi yapacaksınız bu da belli değil.
Ve orada sözünü sohbetini sevdiğiniz hoş insanları ziyaret etme şerefine mi ereceksiniz yoksa hep ayak takımı ile mi muhatap olacaksınız? Bu da gidince belli olacak.
Bu yolculuk nereye olabilir? Gönülleri ferahlatan cennete ve Yüce Sevgili’nin cemaline mi yoksa Cehennem çukurlarından bir çukura mı?
O gün cennet kapısında “hoş geldiniz” diye karşılayan gül yüzlü melekler mi olacak, yoksa saçlarınızdan sürükleyerek cehenneme götüren cehennem bekçileri mi? Bu gerçekle yüzleşme zamanı gelmedi mi dersiniz? Kendinizi, ailenizi, arkadaşlarınızı ve tüm insanlığı bu hakikat beklemiyor mu?
İşte şuan sizi bekleyen bu uzun yolculuğu düşünme zamanıdır. Başkalarının eksikliklerine odaklanarak onları eleştirme ve nefsimizi temize çıkartarak kendimizi avutma zamanı değildir.
Nereye gideceğimizi düşünmemiz ve ona göre amel etmemiz için de illa ki aksakallı bir dedenin rüyamıza girip bize öğüt vermesini beklemeyelim. Kendi gönlümüzün aynasına bakalım, belki de o zaman gönlümüz bize şöylece nasihat edecektir:
Sana bütün bu soruları unutturan ve seni kendi bataklığına çeken ehli dünyayı ve o çok beğendiğin aklını bırak da çıkmak üzere olduğun yolculuğun hayırlı olması için bir şeyler yap.
Ehli dünya ile ülfet etmek kalbinin onlara benzemesi ile neticelenir. Bu nedenle cehennemden kaçar gibi onlardan kaç da seni hilesi ile aldatarak dünyaya meylettirmesinler.
Her şeyin yaratıcısı olan Rabbül Âlemin seni her an görmekte ve her halini bilmekte iken, sakın umutsuzluğa düşüp de bu uzun yolculuğun arefesi olan şu yalan dünyada karamsar olma.
Şu fani âlemde her zaman Efendimiz’i düşün ve ona salavât getir ki huzura kavuşasın.
Salihleri bul ki salih olasın. Evliyayı inkâr etme ki nefsini büyütüp palazlandırmayasın.
Her şeyi bildiğini sanma ki Rabbin sana öğretsin. Kalbini boşalt ki onu Rabbin doldursun.
Bil ki dünya senin etrafında dönmüyor, sen de milyarlarca insandan bir tanesisin. Ve bil ki sen de herkes gibi yola çıkmak üzeresin.
















