Daha yarım asır önce dindarlarımız demokrasiye yaklaşırken diğer Batı menşeli kavramlara yaklaştıkları gibi şüpheyle yaklaşıyorlardı. Aynı tavrı “laiklik” kavramına karşı da gösteriyorlardı. Daha sonraki dönemlerde dindar profili zamanla değişti ve dindarlar; “Laiklikle aram iyi değil ama demokrasi güzel bir şeydir” demeye başladı. Bugün ise dindarlar laiklikle barıştılar ve “demokrasi de bizim, laiklik de bizim” deme noktasına geldiler.
Tanzimat dönemi ile başlayan batılılaşma hareketleri esnasında, dönemin uleması bütün batılı kavramlara karşı temkinli yaklaşıyordu. Cumhuriyet dönemindeki İslam alimleri de aynı temkinli tavrı sürdürdüler.
Bu zatlar tabiri caizse “demokrasi” ve “laiklik” gibi terimleri ağızlarına bile almadılar. İsklipli Atıf Hoca’dan tutun Elmalılı’ya, Esad Erbili’den Abdulhakim Arvasi’ye kadar bütün alimler bu konuda aynı tavrı sergiledi. Bediüzzaman Said-i Nursi ise geniş külliyatı içerisinde demokrasi terimine hiç yer vermedi. Risale-i Nur içerisinde geçen demokrasi kelimesi sadece “Demokrat parti” ismi zikredilmek sureti ile kullanılmıştır. “Laiklik” kelimesi ise eleştirmek için kullanılmıştır.
Halka gelince onların da bu terimleri benimsemeleri kolay olmadı. Demokrasi ve laiklik gibi terimler ile yeni tanışan insanlarımız, başlangıçta bu terimleri epeyce garipsediler. “Ayşe, Fatma, Ali, Mehmet” gibi isimlerin yaygın olduğu bir dönemde “Timuçin, Taylan, Fulya, Funda” gibi isimler nasıl yadırganıyorsa, bu terimler de öyle yadırgandı. İdeolojik yapı bu duruma aldırmadı ve propagandasını yapmaya devam etti. Bu terimler alimlere ve halka rağmen adeta insanlara dayatıldı. Kimi zaman tatlı dille telkin edilirken, kimi zaman da baskıcı tutumlarla benimsetildi. Eğitim sistemi nerdeyse tamamen bu dayatma üzerine bina edildi. Basın yayın organları yoğun bir şekilde aynı propagandayı yaptılar.
Bu süreç içerisinde, belli başlı konularda sürekli baskı gören dindarlarımız, demokrasi arayışının bir çözüm olabileceği düşüncesine kapıldılar. Bu nedenle ona daha fazla sahip çıkma gereği hissettiler. Nitekim dindarlar tarafından bu terimler benimsenmediği takdirde “en baba” demokratik platformda bile bir şeyler yapamayacaklarını biliyorlardı. Dindarların iktidara gelme talepleri, onları bu terimlere sahip çıkma noktasında kamçıladı. Dindarlar ancak bu terimlere sahip çıkarak iktidara gelebileceklerini düşünüyorlardı. Böyle bir ortamda meselenin dini boyutu ise maalesef ihmal edildi.
Bu kavramlara sahip çıkmak bir bakıma dindar entelektüellerin de işine geliyordu çünkü ancak o sayede düzen kendilerine bir paye vermeyi kabul ediyordu. Yani “sözü dinlenir, kitapları okunur, gerektiğinde danışılır” olabilmek için bu terimlere sahip çıkmak bir ön şarttı. Dindar entelektüeller -ki aslında onlar bu tavırları ile entelektüel olamazlar- en zayıf yerlerinden yakalanmış, itibar ve şöhret uğruna bu terimlerin içselleştirilmesi için çalışmaya başlamışlardı.
Bu ortamda, batılı insanın tarihi ve kültürel tecrübesi ile bizimkisinin farklı olduğunu, bizim elimizin altında bir “asr-ı saadet” modelinin bulunduğunu ve onun ışığında dünyaya asırlarca nizam veren üstün bir medeniyetimizin olduğunu savunan gerçek münevverlerin sesleri cılız kalmıştı.
Yüz sene önce âlimlerimizin bu terimlere karşı gösterdiği direnci hatırladığımızda, çıkardıkları “din ve laiklik” türü kitaplarla bu terimlerin İslam’la bağdaştığını iddia eden günümüz ilahiyatçılarının hangi amaca hizmet ettiklerini daha iyi anlıyoruz. Kuşkusuz ki dini ilimlerle uğraşanların bu terimlere sahip çıkması demek, bu terimlerin camiye kadar girmesi anlamına gelmektedir. Yani mesele eski bir politikacının dediği gibi mihraptan çözülmüş, insanlar hutbe ve vaazlarla demokrasi ve laikliğe ısındırılmıştır. Zaten böyle bir amaca hizmet etmeyen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi dev bir kurumun bu düzen içerisinde varlığını sürdürmesi de mümkün değildir.
Yukarıda anlattığımız süreç, bizim kültür köklerimizde yeri olmayan demokrasi ve laiklik gibi terimlerin bizim için iki yabancıdan ibaret olduğunu göstermektedir. Bu iki terimin İslam’la bağdaşıp bağdaşmadığını araştırmadan önce bu süreci tekrar düşünmekte fayda vardır.
Günümüz dindarları bu iki yabancıyı ya gönülden benimseyecekler ya onları reddedecekler ya da çaresizlik içerisinde “ehvenü şerdir” diyerek onlara daha da sıkı sarılacaklar. Bu durum onların meseleye inanç merkezli mi yoksa siyasi konjonktürün gerektirdiği şekilde mi bakacakları ile ilgilidir.
Demokrasi ve Eşantiyonları
Bir şeyin “hak” mı “batıl” mı olduğunu tespit ederken bizim elimizdeki yegâne ölçütümüz dini referansımızdır. Falanca kişi demokrasi terimine sahip çıkıyor diye veya insanların çoğu bu terimi benimsiyor diye bu terim hakkında müspet düşünmemiz icap etmez. Farz edelim ki bu terim hakkında olumlu düşünmeyen sadece bir kişi olsun; o da ben olayım… Bunun ne önemi vardır? Bu durum, onun İslam’a uygun bir terim olup olmadığı ile ilgili bize bir fikir verebilir mi? İslam’a uygunluğun kıstası, insanların ona teveccühü veya bir şeyi tutup yüceltmeleri midir? Yoksa değişmez dini buyruklara olan uygunluğu mudur?
Diğer taraftan; “Bu terime sahip çıkmazsak bu ülkede hiçbir şey yapamayız” gibi yaklaşımların İslamî açıdan bir kıymeti yoktur. Böyle bir bakış açısıyla meseleye yaklaşmak dini mevzuların sulandırılmasına sebep olur. Kuşkusuz biz bu konuda en doğru tespite ancak; “İslam’ın bu terime bakışı nasıldır?” sorusunu sorarak ulaşabiliriz. Bu soruyu sorabilenler “falan”ın ne söylediğini değil “Kur’an”ın ne söylediğini önemserler.
Demokrasi terimi günümüzde Kur’an ekseninde tartışılmadığı için sabit bir çizgide değil kaygan bir zemin üzerinde tartışılmaktadır. Yani dinin sabit duruşu ile değil, konjonktürel bakış açısı ile yorumlanmaktadır. Mesela bugün itibari ile demokrasi “darbeler” ve “Ergenekon örgütü” bağlamının dışında konuşulmamaktadır.
Herkesin darbelere karşı olduğunu söylediği bir ortamda demokrasiden yana olmak neredeyse zorunluymuş gibi algılanmaktadır. Hâlihazırda “demokrasi”nin İslam’a uygun olup olmadığını tespit etmedeki en önemli engelimiz, bu tür konjonktürel yorumların yaygınlaşması ve zihinleri şartlandırmasıdır. Bizim bu şartlanmışlık içerisindeki insanlarımıza demokrat olmadan da darbelere karşı olunabileceğini anlatmamız gayet güçleşmiştir.
Demokrasinin İslam’a uygun bir terim olup olmadığını tespit edebilmemizin önündeki bir diğer engel ise beyinlerimizin felsefe artığı binlerce necis düşünce ile kirletilmiş olmasıdır. Zira “hakikat” denilen mefhum felsefecilerin veya entelektüellerin söz cümbüşünde değil tüm sadeliğiyle ayet ve hadislerdedir. Onu başka yerde aramak daha ilk adımdan yanlış istikamete gidildiğinin bir göstergesidir. Çünkü entelektüel felsefi söylemlerin büyüsüne kapılmış ve asıl başvurmamız gereken kaynaklardan uzaklaşmış olan insanların İslamî bir bakış açısıyla meseleye yaklaşmaları düşünülemez. Demokrasinin dayandığı Batı merkezli felsefi temeller vardır. İslam’ın ise bambaşka bir fikri boyutu vardır. Batı kendi çıkış ve kurtuluşunu demokraside bulmuş olabilir, bu onun tarihi tecrübesidir. Fakat bizim altyapımız onların tecrübesine ne derece uygunluk gösterir, bu da tartışılır. Yani başkasının reçetesi bizim hastalıklarımıza şifa olabilir mi; bu soruya cevap bulmalıyız.
Batı aslında sadece demokrasiyi ihraç etmemiştir, topyekûn bir felsefeyi de yanında pazarlamıştır. En basitinden “özgürlük” ve “eleştirel düşünme” gibi kulağa hoş gelen moda tabirleri, demokrasinin yanında verilen eşantiyonlar olarak düşünebiliriz. Biz demokrasi ve eşantiyonlarından oluşan bu seti aldığımızda, aslında farkında olmadan düşüncelerimiz de batılı insanın düşüncelerine benzemeye başlıyor. Faraza “özgürlük” denildiği vakit batılı insan, eşcinsellerin birbiriyle evlenebildiği özgür bir ortamı algılarken, bizde ise özgürlük “kulluk” kelimesine tekabül ediyor. Yani demokrasi ve onun uzantısındaki felsefi dünya görüşü, bizim bütün algılarımızı değiştirmeyi ve bize batılı algılama şeklini benimsettirmeyi hedefliyor. Bütün terimlerin bizim anladığımız gibi değil kendi anladıkları gibi anlaşılmasını istiyorlar ki bu da bizim kimliğimizden uzaklaşmamız anlamına geliyor. Felsefeden etkilenmediğini söyleyen insanların bile aslında onun etkisinden kendisini kurtaramadıklarını düşündüğümüzde, batılı insan gibi düşünmeye başlayan insanların demokrasi hakkında da en doğru hükme ulaşabileceklerini söyleyemiyoruz.
Buraya kadar olan bölümü özetlersek, demokrasi konusunda doğru bir hükme ulaşmaya çalışan bir Müslüman önce şu iki sarp yokuşu aşmak zorundadır. Birincisi sistemin desteklediği ve medyanın da körüklediği şartlanmışlıktan kurtulmak… İkincisi de felsefenin kirine bulaşmamış olmak. Kanaatimiz odur ki bu iki yokuşu aşamayanlar hakikate de ulaşamayanlardır. Bu iki sarp yokuşu aşmanın yolu ise ihlas ve samimiyet düsturlarını hayata geçirmek ve takvalı olmaktır.
















