Yüce Allah Nas Suresi’nin başında üç ismini zikreder; bunlar Rab, Melik ve İlah isimleridir. Yüce Allah; “Rab” oluşuyla “AHLAK” ve “HUKUK”, “Melik” oluşuyla “YÖNETİM”, “İlah” oluşuyla da “İBADET” alanına taalluk eder. Yani bu alanlarda söz söyler. Bu alanlar İslam’ın temel konularıdır aynı zamanda. Bunların her birisi diğerinden bağımsız olmadığı gibi hele ki söz konusu din İslamiyet olunca, bunları birbirinden ayırmak çok daha zordur. Allah’ın sadece “İlah” olduğunu söylemek dini sadece “ibadet”ten ibaretmiş gibi görmeye; sadece “Rab” olduğunu söylemek dini salt bir ahlak ve hukuk doktrini olarak algılamaya sebep olur.
Ahlak ve hukuk alanlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Burada “Rab”, “terbiye edici” anlamı taşıdığı için “ahlak” alanına, “düzen koyucu” anlamı itibariyle de “hukuk” alanına taalluk eder. Aslında hukuk alanının “hüküm” ve “hikmet” gibi aynı kökten gelen iki kavramla da ilgisi vardır. Bu nedenle Rab isminin “hükümdar” anlamına gelen “Melik” ismiyle de alakası vardır. Yani bu isimlerin yeryüzündeki tecelli alanları iç içedir. “Melik” ise yönetici demektir. “Mülk” de yönetim demektir. Hz Ömer “Adelet mülkün temelidir” derken ideal bir yönetimin adalet esasına dayanması gerektiğini söylemek istemiştir.
Din Ve Devlet
Kur'an’ın bize bir devlet sisteminden bahsetmediği, İslam dininin sınırları beli bir “sistem”i önermediği. Kur'an’da veya hadis-i şeriflerde tarif edilmiş bir “sistem önerisi”nin olmadığı veya “devletinizi kurun” şeklindeki bir emrin söz konusu olmadığı söylenilebilse de Kur’an’ın bu alanlardaki bazı işaretleri ve Hz Peygamber’in de bazı fiili sünnetleri söz konusudur. Mesela Kur’an “ye’muru bil adl” der, yani adaleti emreder. Adaletin tesisi için ise düzene ve devlete ihtiyaç vardır.
Diğer taraftan Kur'an bize terbiye eden bir “Rab”, hüküm koyan bir “Hakim” ve yöneten bir “Melik”ten bahseder. Yine Kur'an ve hadisler, bir takım hukukî ilke ve kuralları vaz’ederler. Hatta Kur'an’da “yönetim” ile ilgili bazı emirler de söz konusudur. (Ulul emre itaat konusu) Demek ki dinin bu yönlerinin yaşanabilmesi için orijinal bir sisteme ihtiyaç vardır. Bundan dolayıdır ki Efendimiz’in Hicret’ten sonraki ilk işi Medine’de bir Site Devleti’ni kurmak olmuştur. Bu olayı; Efendimiz’in yönetim alanıyla da ilgilendiğini gösteren fiili bir sünneti olarak değerlendirmek münasiptir. Müslümanların siyasetle uğraşmalarını yadırgayanların bu fiili sünneti hatırlamalarında fayda olabilir. Eski âlimlerimizin “devletin dini olmaz” gibi söylemlere itibar etmemeleri, bunun tam tercine “devletsiz din, dinsiz devlet olmaz” demeleri oldukça dikkat çekicidir.
Kur'an’ın bir üst referans olması ve sistemlerin fevkinde bir konumda yer alması hasebiyle ismen bir sistemden bahsetmese bile olması öngörülen sistemlere tümel ilkelerini veren bir konumdadır. Aynı zamanda hırsızlık cezası, miras dağıtımı gibi konularda bazı hukuki tikel ilkelerden de bahseder. Kur’an’ın bu konulardan bahsetmesinin sebebi, arşivleri kalın İslam hukuku kitaplarıyla doldurmak veya o kitapları nostalji olsun diye okunması için değildir. Elbette bu ilkeler toplumsal hayatın her alanında kullanılmak için vardır. “Bunlardan yararlanalım” diyenlere kimsenin tepeden bakmaya da hakkı yoktur.
Bir yerde güzel bir şey var ve ona sırf dini bir metinde geçtiği için hor bakılıyorsa bu durum Müslüman açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü Müslümanların parçasını oluşturdukları düzen Yüce Allah’la barışık olmak zorundadır. Yani sistem adalet esasına dayanmalıdır. Çünkü Kur’an’ın yönetim alanında bizden istediği en önemli ilke budur. Adalet ise kuşkusuz islam’dadır.
Hukuk Devleti İdeali
Bu hedefe ulaşmak için ise –Batılı anlamda değil bizdeki “hak” kelimesinin cemisi/çoğulu olan hukuk anlamında- “hukuk devleti” idealinin gerçekleşmiş olması gerekir. Molla Sadra on yedinci yüzyılda insan hakları ve hukuk devletinin bir zaruret olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Yeryüzünde bütün insanlık bireylerinin meydana getirdiği toplum en büyük (uzma) toplumdur. Hayr-i efdal ve kemal-i aksa (En üstün iyilik ve varılabilecek en ileri aşamadaki olgunluk) Medine-i fazıla (Hukuk Devleti) ve ümmet-i fazıla (Hukuk Devlet’inin bilincine varmış ve onu kurabilmiş toplum) ile elde edilir.
Böyle bir toplumda bu toplumun kentleri gerçek hedefe ve gerçek Hayr’a ulaşmak için birbirlerine yardımcı olurlar. Yoksa Medine-i nakısa (Hukuk Devleti olmayan devlet türleri) ve ümmet-i cahile (Hukuk Devleti bilincine varamamış ve zorbaların tahakkümü altında kalmış toplum) ile Hayr’a ulaşılmaz. Böylesi toplumlarda Hayr’a değil Şer’re ulaşmak için insanlar birbirine yardımcı olurlar.” (Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, İstanbul, 1988, s. 304)
Tarih boyunca Müslümanlar birbirinden farklı birçok sistemler kurmuşlardır. Misalen Devlet-i Osmaniye’nin kendisine “İlayı Kelimetullah” vazifesini yüklediği bir yönetim sistemi vardır. Bu sistem tüm eleştirilere rağmen İslamî bir sistemdir. İslamîdir fakat bu sistem İslam’ın sistemi veyahut İslam’ın bizzat kendisi değildir.
Emeviler ve Abbasiler’in sistemleri için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. İslamiyet dini, sistemlere “doğru öğreti” diye de tabir edebileceğimiz üst değerleri yani adalet esasına dayanan değişmeyen tümel ilkeleri verir. Bir sistem temel esaslarını İslam’dan alıyorsa o sistem İslamî bir sistemdir, almıyorsa batıl bir sistemdir.
Batıl sistemlerde Yüce Allah’ın “El Adl” isminin tecellisi olan bu ilkelerinin yerine yapay akıl dininin izafi doğruları benimsenilir. Bu da yeryüzünde adaletin yerini zulmün aldığı anlamına gelir. Birçok İslam arifi gibi Farabi de bu ilkelerden bahsetmiştir. “Farabi adaletin ancak ‘doğru öğreti’ ile anlam kazanacağını yoksa ‘hukuk devleti’ (medine-i fazıla) olmayan bir düzende galibin mağlubu sömürmesinin adalet sayılabileceğini, gayet isabetli olarak belirtir.” (Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s.217)
İnsanın Hilafeti
Kuran-ı Kerim, Allah’ın insanları halife olarak yarattığını söyler. (Bakara, 30) İnsanın hilafeti onun yeryüzüne hükmetme ve ona bir şekil verme yetkisidir. İnsan, aklı sayesinde bunu yapar. Zaten akıl sahibi olmasından dolayı, ona hilafet sorumluluğu yüklenmiştir. İnsan yeryüzünü işleyecek, imar edecek ve onu yönetecektir de... Ancak bunu yaparken mutlak yöneticinin “Melik” olan “Rab” olduğunu inkâr edemez.
Bunu inkâr etmesi demek, Melik’in mutlak egemenliğini inkâr etmesi demektir. İşte “kafir” bu inkarı yapan kişidir. “Mümin” ise Allah’ın “İlah” ve “Rab” ismini göz ardı etmediği gibi diğer isimlerini ve “Melik” ismini de göz ardı etmez. Yeryüzünde hükmeden mutlak hükümdarın “Melik’în nas” ve “Ehkamul hakimin” (Bkz. Tin Suresi) olduğunu yani O’nun insanların Melik’i ve Hakim’i olduğunu kabul eder.
Kur'an’da insanların yeryüzündeki hilafetinden bahsedilmesi bizi bir kez daha yönetim alanında düşünmeye sevk eder. İnsana verilen hilafet vazifesi sayesinde insan yeryüzünde hükmeder. Pratikte hukukunu kendisi yapsa bile dayandığı ilkelerini Mutlak Hükümdar’dan almak zorundadır. Zira bir mümin, Rabbi’nin her alandaki buyruklarına önem vermek durumundadır.
Onun her alanda Rabb’ini önemsemesi halifeliğini gerçekleştirmesi, önemsememesi ise hilafet görevini “adl”in üzerine değil “zülm”ün üzerine kurması ve görevini kötüye kullanması demektir. Bu konuda Hatemi şöyle der: “Dinin hukuk alanında da etkilerinin olabileceğini tespit etmiş oluyoruz. Ne var ki batı demokrasilerinde yaygın olan kanıya göre de İslam değerler felsefesi olarak itibar görmeye bile elverişli bir din değildir. Sadece dar anlamda ibadet törenleri alanına itilmeli ve kilitlenmelidir. Bu alanda bile haddini bilmeli, bayram ve cuma namazlarında dahi sokağa taşmamalı, uygar gözleri incitmemelidir.” (Hukuk Devleti Öğretisi, İstanbul, 1989, s.274)
Allah’a Kul Olmak
Suredeki “İlahin nas” (insanların ilahı) ifadesi ile ilgili olarak da şunları söyleyebiliriz: “İlah” ismi Yüce Allah’ın “ibadet” alanına taalluk eden ismidir. İbadet ise niyetlere göredir. Yani insanın yapıp ettiği bütün işler eğer temelde Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yönelik ise bir ibadet hükmüne geçer.
İbadette asıl olan kulluğa şirkin bulaştırılmamasıdır. O halde insanların İlahı olan Yüce Allah’a inanıyor ve O’nu ibadete layık yegâne zat olarak biliyorsak mevcut putları reddettiğimiz gibi, her gün kendi ellerimizle yeni putlar da yontmamalıyız. Bu putlar ne atalarımızdan miras kalan yanlış geleneklerin ve yanlış inançların hamurundan olsun ne de modernite çamurundan imal edilmiş olsun. Her ikisi de bizi tek mabudumuz olan Rabbül Alemin’den uzaklaştıracaktır.
O halde niyetlerimizi sorgulamakta acele etmemiz gerekir. Şu âlemde niyetlerimiz Allah’ın rızasını kazanmak değil ise bizim başka putlarla alakamız var demektir. Davranışlarımıza yön veren değer yargılarını ve yaşam tarzımızı atalarımızın yanlış inançlarından alıyorsak menfi bir gelenek putuna, yok modernitenin yeni yumurtladığı anlayışlardan alıyorsak modernite putuna “abd” (kul) olmuşuz demektir.
İslam’ın değer yargılarına “rabt” (bağlı) olmadan Yüce Allah’a “abd” olamayız.
Bunun için de Yüce Allah’ı tanırken parçacı yaklaşımlarla değil O’nu tüm isimleri ile birlikte tanımalıyız. Evet! Allah Teala hem Rab’dir, Hem Melik hem de İlah’tır. Nas Sûresi’nde bahsedilen şer odaklarından ve tüm karanlık güçlerden kurtulmanın çaresi de, bu üç ismi bir arada idrak etmek ve Allah’la barışık bir düzeni desteklemektir. Yani Yüce Allah’ı hem Rab, hem Melik hem de İlah olarak bilmek ve bu isimlerin taalluk alanları olan İbadet, Hukuk, Ahlak ve Yönetim alanlarından O’nu çıkarmaya yeltenmemektir. Başka bir ifadeyle şirke bulaşmamak ve böylece hakiki bir Müslüman olarak tertemiz kalmaktır.
















