Allah’la Barışık Düzen

e-Posta Yazdır PDF

Mesnevi’de anlatılan fil hikâyesinde, fil hakkında gözü kapalı yorum yapanların onu hortum veya dişten ibaret sandıkları anlatılır. Bugün birileri bu hikâyedekine benzer bir tavırla İslam’ın ne olduğu konusunda fikir yürütüyor. Onun “sistem” ve “hukuk” alanına bakan yönlerini görmezden gelerek, onu salt ahlak öğretisi olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışıyorlar. Böylece “işine geldiği kadarına vurgu yapan” bir din anlayışının örneğini sergiliyorlar.

   İslam’ın muhtevası içerisinde bulunan bazı konulara kimse girmek istemiyor. Kim ne yapacaksa putları yıkmadan, katırları ürkütmeden yapmaya çalışıyor. İslam’ın hukuk ve düzen alanındaki öğretilerinden bahsederek kimse kimsenin ağzının tadını kaçırmıyor.

   Yüce Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin, fasıkların, kafirlerin ve münafıkların ta kendileri olduklarını bildiren Kur’an ayetleri (Bakınız; Maide 44) hutbe ve vaazlarda zikredilmiyor. Dolayısıyla camiler bizi; Kur’an’ın bu ayete taalluk eden alanlarda söz söylediği ve Müslümanlara sorumluluklar yüklediği gerçeği ile yüz yüze getirmiyor. Yani cami bizi bilinçli bir Müslüman yapmıyor.

   Efendimiz’in Hicret esnasında kumluk ve kayalık bir yer olan Kuba’da derme çatma bir mescit inşa etmesine, sonra Medine’de yapılan ilk işin yine mescit inşa etmek olduğuna bakılırsa “mescit” meselesinin İslam’da ne kadar temel bir mesele olduğu anlaşılır. İslam’ın en sağlıklı bir şekilde öğretildiği ve yayıldığı merkez olan mescit, bugün “namaz kılınan yer” olarak algılanıyorsa, bu durum onun fonksiyonunu yitirdiğine bir alamettir.

   İslam’ın hukuk ve düzen alanlarına ilişkin yönüne ambargo koyan bir mescidin orijinal işlevini sürdürdüğünü kim iddia edebilir? Böyle bir mescit ideolojilerin baskı ve dayatmalarına karşı koyamadığı gibi zaman zaman da onların borazancılığını üstlenir. Nitekim minberlerden yankılanan demokrasi ve laiklik methiyeleri bunun bir ispatıdır.

   Ne zaman ki mescitler orijinal işlevlerine döner, ne zaman ki mescitlerde İslam, her yönüyle anlatılmaya başlanır, o zaman umutlanmamız için geçerli bir sebebimiz olacaktır. Çünkü bugünkü Müslümanların çıkış ve kurtuluşu, İslam’a bir bütün olarak sarılmalarına bağlıdır. Mescidin işlevlerini yitirmesi neticesinde merkezlerini kaybeden Müslümanların bugün çözmesi gereken daha birçok problem vardır.  

Referansımızı nereden alıyoruz?

   Bir konuya olan bakış açımız neyi referans kabul ettiğimize göre değişir. Demokrasi, laiklik ve benzeri kavramları referans olarak kabul ediyorsak ulaştığımız sonuçlar farklı; Kur’anî kavramlardan yola çıkıyorsak ulaştığımız sonuçlar farklı olacaktır. Her iki kanalı kıyaslamamızın bir mahzuru yoktur çünkü her iki referans noktasından yola çıkan insanlar da “toplum” ortak noktasında buluşurlar. Yani din de din dışı felsefeler de bize toplumla ilgili ilkeler verir. Burada biz hangisini referans kabul etmeliyiz? Demokrasi ve laiklik gibi kavramlar bizi “Allah’la barışık bir düzen”e götürüyor mu? Eğer öyleyse bu kavramların başımızın üstünde yeri var. Fakat ya götürmüyorsa? O zaman da hala din ve laiklik sentezleri yapmaya, demokrasi nutukları atmaya devam mı edeceğiz?

   Bırakın İslam’ı, demokrasi ve laiklik gibi kavramlarla bağdaşlaştırmayı, bu kavramların İslam’a ait larvamlar olduğunu iddia edenler bile var. Bugün hâkim güç hangisiyse o gücün papağanları onların türküsünü söylüyor. Kelli felli İslamcılar rüzgârı arkalarına aldılar ve bize yabancı olan kavramların içselleştirilmesi için çalışıyorlar. Bütün bunlar Allah’la barışık bir düzen içinde olmadığımız için başımıza geliyor. Şayet Allah’la barışık bir düzen içinde olsaydık kimse bu yabancı kavramları kullanma ihtiyacı hissetmeyecekti.

   Karşımızdaki “sentezleme” rüzgârına karşı bütün bunları söylemek ve Allah’la barışık bir düzenden bahsetmek bugün hakikaten çok zorlaştı. Günümüz koşullarına göre İslamî kılıflara sokulmuş ancak hiç de İslamî olmayan fikirleri paylaşıp alkış toplamak varken Allah’la barışık bir düzeni anlatmak ahir zamanın sarp yokuşlarından birisi olsa gerek.

   Bu iş İslam’ın “son kalesi” olmayı her türlü dünyevi refaha tercih eden ve zincir kabul etmeyen hür yüreklerin işidir. Ve bu sözleri anlamak için de önce Eshab-ı Kehf’i anlamak gerekir. Çünkü biz kalben ve zihnen zulüm düzeninden soyutlanarak o mağaraya sığınmadıkça kendimizi reel politik ve konjonktür çıkmazından kurtaramayız. Dolayısıyla da İslam’ın ideallerini bir masal, bir hikâye, bir ütopya gibi algılama hastalığına yakalanırız.

   Müslüman’ın referansı her alanda tartışmasız Kur’an ve sünnettir. Ahlak alanında da, hukukta da, kişisel alanda da, içtimai alanda da bu böyledir. Fakat birileri kendi güç ve imkânlarını yitirmemek adına bizim referanslarımızı inkar ediyor, dışlıyor ve “benim referansım Kur’an ve sünnettir” diyenleri mürteci, gerici ve yobaz ilan ediyor. Bu tavır ile diğer alanlarda olduğu gibi, hukuk alanında da karşılaşıyoruz. Yani birileri diyor ki: “Bütün bu alanlarda başrolde ancak biz oynayabiliriz, size gelince; bu demokrasi oyununda ancak siz bir figüran olabilirsiniz.” Senaryo yazılmış ve roller çoktan paylaşılmış. Meseleye geniş açılı bakabilenler senaryoyu deşifre ediyorlar. “Hukuku ancak ben yaparım, gerekirse de yine ben delerim” diyen zorba güç ise hukukun referansı konusunda da Müslümanları konuşturmak istemiyor.

   Müslüman bir toplumda yaşayacağız ama kendi yönetim ve hukuk alanımızla ilgili bir takım konulara girmemiz sakıncalı olacak. Hiçbir zaman Müslüman kimliğimizi önceleyen bir tarzda düzen ve hukuk alanında konuşamayacağız; adaletli bir sisteme olan özlemimizi dile getiremeyeceğiz ya da bize müsaade edildiği kadarını konuşacağız. İşte zorba zihniyetin Müslümanlara layık gördüğü konum budur. Böyle bir ortamda düzen ve hukuk alanlarında kendi köklerimizden beslenmekten bahsedecek olursak çok büyük bir suç işlemiş oluruz. Fakat “falanca ecnebi devletin hukukunu aparalım” dediğimizde bizden iyi “çağdaş” olmayacaktır.

Figüran olmaya razı mıyız?

   Burada şunu net bir dille ifade etmeliyiz ki; referans meselesinin önemini kavrayan bir Müslüman, her meseleye insan hakları ve özgürlükler bağlamında yaklaşmak durumunda olmadığının da farkına varır. Çünkü “inanç” merkezli hayata bakanlar, konuşulması gereken yerde konuşmanın bir “insan hakkı” olmanın da ötesinde dinimizin bir gereği olduğunu idrak ederler. Bu nedenle Müslüman’ın, toplumu ilgilendiren alanlarda her zaman söyleyecek sözü ve gözü elbette olacaktır.

   Müslüman kendisini toplumsal meselelere müdahil hissedebildiği oranda Müslümanlığını gerçekleştirir. İslam’ı ruhban anlayışlarla yorumlayamayacağımıza göre onun sosyal/içtimai hedeflerini inkâr etmenin de bir mantığı olamaz. Kur’an ve sünnet, zulmü engelleme ve adaleti ikame etme görevini Müslüman’a yüklemiş ve ondan zulme eliyle, diliyle ve kalbiyle müdahil olmasını istemiştir.

   Kur’an ve sünnetin Müslümanlar için çizdiği bir yol haritası ve gösterdiği bir ufuk var. Kur’an ve sünnet, insan ve toplum hayatını ilgilendiren her konuda zaman ve mekândan bağımsız olarak söz söylemeye devam eder. Her çağda  Müslüman’ın mükellef kılındığı toplumsal vazifeler olmuştur. Onun bu vazifeleri yapabilmesi için de düzen ve hukuk alanlarında talepleri olacaktır. Kuşkusuz ki bu taleplerin bir takım çıkar çevreleriyle çatışması kaçınılmazdır. Buna karşın Müslüman; -uzanıp almadığımız müddetçe- kimsenin bize bir şeyleri hediye etmeyeceğini de bilmektedir. Nitekim hayat denilen mefhum talepler ve gayretler olmaksızın ancak bir çeşit köleliğe razı olmaktır. Bu tür bir kölelikte; benimle ilgili konuları bile başkasının benim adıma konuşması ve benim adıma karar alması söz konusudur. Müslüman böylesine edilgen olmayı ve silik kalmayı kendisine layık göremez, görmemelidir…

   İslam, Müslüman’dan toplumsal hayatın başrolünde oynamasını ve ahlaktan hukuka kadar hemen her türlü alanda söz söyleyebilecek yetkinliğe ulaşmasını bekler. Başrolde Müslüman’ın olması demek, hakkın adaletin ikame edilmesi demektir. “Hakkın gelmesi, adaletin ikame edilmesi” gibi idealler de nostaljik hevesler değil, insanlığın hasret kaldığı yüce hedeflerdir. Ve bu konular müteahhitleşen mücahitler kötü örneğinden yola çıkılarak hafife alınamaz.

 Sonuç:
   Şuurlu Müslümanların çeşitli platform veya ortamlarda adaletli bir düzen ve hukuk devleti ile ilgili isteklerini ve görüşlerini yüksek sesle dile getirebilmeleri gerekir. Kuşkusuz ki Müslüman toplumda adalet ve hak kavramları üzerinde en fazla konuşma hakkı olanlar adaleti emreden İslam’ın müntesipleridir. Allah’la barışık düzeni talep etmek bir suç olmadığı gibi en büyük erdemlerden biridir. Nitekim insan hakları evrensel beyannamesinin 28. maddesine göre de:  Her insanın iş bu beyannamede yer alan hak ve hürriyetlerin eksiksiz gerçekleşmesini sağlayacak toplumsal ve milletler arası bir düzen talep etmeye hakkı vardır. (Bkz. Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s. 302)