Eski Alimler Yeni İlahiyatçılar

e-Posta Yazdır PDF

Eski alimlerimizin metotlarının günümüz sorunlarına çözüm bulmakta kifayetsiz kaldığı görüşü bugün ilahiyat çevrelerinde çok dillendirilen bir tezdir. Güya eski alimlerimize kıymet vermeliymişiz, onlardan bir ölçüde faydalanmalıymışız ama meselelere yaklaşırken onların çözümleri ile yetinmemeli ve günümüz problemlerine güncel çözümler bulmalıymışız. Bu şirin düşüncelerin masumiyetine inananlar, sekülerizm virüsünün ne kadar sinsi bir virüs olduğunun farkında olmayanlardır. Oysa sekülerizm kendi zehrini bal kasesinde sunmayı ve bunu birtakım ilahiyatçılara tatlı tatlı içirmeyi çok iyi bilmektedir.

   Şunu peşin olarak söyleyelim ki; eski alimlerimizin kitaplarının bugünün sorunlarını çözemediği düşüncesi kesinlikle yanlıştır. Sadece İmam-ı Gazali’nin Ihyayy-ı Ulumuddin’i veya İmam Rabbani’nin Mektubat’ını okuyanlar bile yüz yıllar önce yazılmış bu kitapların hâlâ tazeliğini koruduğunu müşahede ederler. Şartlar değişmiştir, insanlar değişmiştir fakat insanî zaaflar değişmediğinden dolayı dünün sorunları ile bugünün sorunları arasında çok da fazla fark yoktur. Günahlar kimlik değiştirmiştir fakat temelindeki zaaflar aynı zaaflarıdır. Hz Adem’den beri insanların karşılaştıkları sorunlar birbirine aslında çok benzemektedir. Misalen “morgıc” diye yeni bir şey çıkartılmıştır fakat faizin her türlüsünün haram olduğu bilgisi her zaman elimizin altında olan bir bilgidir.

   Hadis kitaplarını okuduğumuzda 1400 yıl önceki sorunların tıpkı yaşadıklarımıza benzediğini çok daha iyi anlıyor ve Peygamberimizin o gün söylediği çözümlerin bugüne nasıl da mutabık olduğunu çok daha iyi müşahede ediyoruz. Bu tespiti yapmadığımız takdirde  sünnetin sadece sınırlı bir dönemin sorunlarını çözdüğünü söyleme gafletine düşmek işten bile değildir. Tıpkı bunun gibi sünnete ittiba yolunu benimsemiş eski alimlerimizin kitapları da yalnızca kendi dönemlerinin meselelerini değil bugünün meselelerini çözmekte de oldukça mahirdir. Hatta onların kitaplarının bugünkülerden çok daha üstün ve kaliteli kitaplar olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü dinde yenilik hevesiyle veya reddiyeci bir mantıkla yazılmış ciddiyetsiz kitaplar değillerdir. Onları beğenmeyenler, sağlam meyve ve sebzelerin yanında çürük domateslerini satamayacaklarını bilen pazarcılara benzerler.

   Eski kitapların kıymetli oluşunun en önemli nedenlerinden birisi de ıhlas ve takva ile yazılmış olmalarıdır. Bunu bir benzetme ile anlatmaya çalışırsak, eski ve tarihi camilerle yeni yapılmış camileri kıyaslayabiliriz. Eski camilerdeki huzur ve sükunet havasını yenilerinde bulmak çok zordur. Çünkü eski camileri yapan işçilerden yaptıran padişaha kadar hepsi takva ölçülerinde yaşamışlardır. Ayrıca bugünkü gibi faiz her alanı kuşatmadığından bu camilerin sermayesinde faiz kırıntıları yoktur. Oysa bugün faizin bulaşmadığı bir alan kalmamıştır. Bu durumda elbette takvayla yapılan camilerin fetvayla yapılanlardan farklı olması normaldir. Bunun gibi takva ile yazılan kitapla, takvasız yazılan kitapların da farkı vardır.

   Eski alimlerimiz sekülerizmin en büyük düşmanı olan “takva”yı bir hayat tarzına dönüştürmüş kimselerdir. Dünyevileşmenin hayata egemen kılınabilmesi için dünyevi mantıkla dini yorumlamayan gerçek alimlerin bertaraf edilmesi gerekir. Bunun için onların kitaplarının ve yorumlarının da günümüz sorunlarına çözüm bulamadığı iddia edilir. Onlar çözüm bulamadığına göre; Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz mutlaka bir çözüm bulacaktır!.. Evet ilahiyatçılar bu isimlerden ibaret değildir belki ama şunu da unutmamak gerekir ki bugün din adına sesi en fazla çıkanlar, izzetli duruş sergileyebilen alimler değil, magazinsel yönü kuvvetli ilahiyatçılardır.

   Burada sormamız gereken birkaç soru daha vardır. İslam’ın entelektüel alandaki temsilcileri gerçekten, İslam’ın derdiyle dertlenmiş bilinçli mütefekkirler midir? Günümüzde “ilahiyatçı” dediğimiz zaman akla gelen ilk isimler kimlerdir? Akademik çalışmalarıyla takdir toplayan ve aynı zamanda İslam’ı olduğu gibi anlatan istikamet ehli değerli hocalar mı? Yoksa magazin programı formatındaki ana haber bültenlerinde sıkça rastladığımız sevimli ilahiyatçılar mı? İlmiyle amil olan, sözleri ile, duruşlarıyla İslam’ın izzetini yansıtan ve asla eğilip bükülmeyen alimlerimiz ve bir çok değerli hocalarımız elbette bugün de vardır. Fakat biz onlara toplumumuzun gerekli ilgiyi gösterdiğini maalesef söyleyemiyoruz.

   Bizler Müslümanlar olarak “Allah’a teslimiyet” düşüncesine arkamızı döndüğümüzden beri adeta modern anlayışların birer bayraktarı olduk. Peki ya bu modern anlayışların bizi nereye doğru sürüklediğinin farkında mıyız? Modernitenin bir gereği sürekli değişken bir yapı arzetmesidir. Bu yapıda doğruların da sürekli değiştiği iddiası savunulur. Yani Yüce Allah’ın tek doğrusunun yerinde, zamana ve mekana –hatta çıkarlara ve konjonktüre göre- değişen birçok doğrular vardır. Bugün bir Müslüman’ın düşünce yapısına baktığımızda onu falanca ecnebiden ayırmakta güçlük çekiyoruz. Televizyonu okul olan bir toplumdan bunun dışında ne beklenebilir ki?

   Müslümanların yaşantılarına baktığımızda ise ecnebilerle olan benzerlikleri daha kolay fark ediyoruz. Bu benzerliğin sonu sizce hayra alamet midir? Bu benzerlik bizi nereye götürür acaba? Allah’ı yönetimden ve hukuk alanından soyutlayan Batı dünyası bugün bu düşüncesinin mikrobunu her tarafa bulaştırmıştır. Dünya gemisinin modernite bataklığına saplandığını bile bile bu geminin içindeki biz Müslümanların kafamızı duvarlara vurarak “Biz nereye gidiyoruz?” deme zamanı hâlâ gelmemiş midir? Daha ne zamana kadar batı taklitçisi yenilikçilerin modern söylemlerinin peşine takılacağız? Eski alimlerin takva ile yazılmış eserlerini bırakıp yeni söylemlere inanmak mıdır çözüm?

   Açıkçası bırakın bu tip ilahiyatçıları, bize sağlam olarak sunulanların bile yeteri kadar sağlam olmadıklarını düşünüyorum. Bu dönemde sağlam kalmayı başarabilmiş az sayıdaki hocalarımızın ise eski alimlerimizin sözlerine ittiba edenler olduğuna inanıyorum.

   İslam’ın izzetini temsil edemeyen ve lafını eğip bükerek söyleyen ilahiyatçıları ve onlara katılmadığı halde bir cevap vermekte aciz kalan -yarım ağızla karnından konuşan- adamları gördükçe söyledikleri sözün arkasında dik duran ve lafının pehlivanı olan eski alimlerimizin yerinin kolay kolay dolmayacağını daha iyi anlıyorum.