Nefsaniyet hastalığının bulaştığı bütün işler bereketsiz, hayırsız ve faydasız işlerdir. Bir iş ne kadar da büyük görünürse görünsün, ıhlas ve samimiyet olmadan yapılıyorsa kısa veya uzun vadede ancak bir hüsran ile neticelenecektir. Başlangıçta hayırlı işler yapmaya niyet etmiş kişilerin bile, zamanla nefsani yaklaşımlar içerisinde olmaları, yaptıkları işlerin güdük kalmasına sebebiyet verir ve o işin, bir bereketi de kalmaz. Nefsini kadı edinenlerin verdikleri kararlar, ulaştıkları sonuçlar veya çağırdıkları gerçekler belki kendilerini tatmin etse de muhataplarının gönüllerinde bir yansıma bulmayacaktır. Bu kişilerin ulaştıkları sonuçlar hakikati yansıtmadığı gibi, söyledikleri sözleri söylerkenki üslupları da adeta bir zehir gibidir. Söz söylemenin de bir edebi olmalıdır.
Her yazılan ve söylenen söz bizim bilmediğimiz bir yerde kaydedilir ve söyleyene veya yazana vebal getirir. Öyleyse amel defterini sözle doldurmak yerine halin esas alındığı bir anlayışla; gerektiği yerlerde söylemek ve yazmak, bunu yaparken de kaba olmayan güzel bir üslup kullanmak en makbul olanıdır.
Kendisini nefsani bakış açısının esaretinden kurtaramayan kimseler, konuştukları zaman daima olumsuzluklar üzerine konuşmayı bir ilke edinerek, sürekli birilerini eleştirmeden edemezler. Onların olaylara takılıp kalmaları ve o işlerin gerçek failini bir türlü hesaba katmamaları, her şeyi kendilerinin düzeltebileceğini sanmaları, bu durumda olmalarının en önde gelen nedenlerindendir.
Ağızlarını açtıkları zaman zehir zemberek sözlerle kinlerini yansıtan birçok insan “emri bil maruf” yaptıklarını söyleseler de, maalesef katı üslupları o marufu yansıtmamaktadır. Bir çekim gücü oluşturacak kıvama henüz gelmeden, ham bir zihniyet ile yapılan davetler, bir propagandadan öteye geçemezler. Kuşkusuz bir davetin İslami ölçülere uygun Muhammedî bir davet olabilmesi için, üslubunun da Muhammedi inceliklerle bezenmiş olması bir zarurettir. Bir insanın kendince önemsediği bir fikri, bir düşüncesi, belki bir davası vardır; hatta bu düşüncesine kendisini adamış ta olabilir. Aynı zamanda kendi görüşlerini tanıtmak ve yaymak isteyebilir. Fakat insanlara bu görüşlerini aktarırken belli başlı terbiye kaidelerine de riayet etmek zorundadır.
Kendi düşüncemize benzer düşüncelerle karşılaştığımızda, o düşünceler hoşumuza gider ve bu düşünce sahipleri hakkında “ne güzel söylemiş” veya “hah işte budur” diyerek onlara karşı bir yakınlık duyarız. Yaratılış kanunları gereği herkes kendi cinsinden olanı çeker; gül bahçesine bülbüller konarken, laşelerin üzerine ise akbabalar üşüşür. Kalbi berrak sular misali pak olan kişiler yine kendi gibileri çekerler. Güzel sözler, güzel insanlardan sadır olur; zira Yüce Allah hikmetini ancak onu hak edenlerin kalplerine bırakır. Yüce Allah neyi nereye bırakacağını en iyi bilendir. Hikmetli kimselerin sözleri, alıcıları açık olan muhatapların kalplerinde akis bulur. Ancak güzel üslup ile söylenen hikmetli sözler insanlara fayda verir. Yoksa haşin konuşmalar faydadan çok zarara gebedir.
Çevremizde, etrafımızda çok konuda bilgisi olan, iyi niyetle kendi davası için çalışan ve hatta kendi davasında fani olmuş bazı kimselere rastlarız. Bu bilgi ve birikim ile birçok insana faydaları olabilecek iken, nedense onlardan insanların fersah fersah kaçtıklarını görürüz. Zannedersem bu kaçışın temelinde davetçinin, kaba üslubunun önemli bir rolü vardır. Eğer maksadımız bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, üslubumuzu, gönüller fatihi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin üslubuna benzetmeliyiz. Maksadımız insanlara derdimizi anlatmak ve Yüce Allah’ın rızası için kenetlenmek ise önce işe gönlümüzü sonra da üslubumuzu düzeltmekle başlayalım.
Hangi gönül, nefsine -yani kendisine- sivri diliyle oklar fırlatarak yaklaşanların sözlerinde sükun bulur da o sözleri benimser? Hangi gönül, kaba sözlerden, imalı laflardan hoşlanır? Hatasını anlamak zaten olgun insanın karıdır? İnsanların çoğu ne kadar olgundur ki, onlara “hatan şudur senin” dediğiniz zaman “haklısınız” desin. Madem insanlar hatalarını anlama olgunluğunda değilse, biz onlara yaklaşırken birçok yanlışla dolu bir üslubu seçmişsek, bu davranışımızla ancak onları, kendi hatalarını savunmaları yönünde tahrik etmiş oluruz. Çünkü nefis itiraz etmeyi çok sever. Nefsani yaklaşım içerisinde olanlar daima tartışıp dururlar. Konuştukları konu “hayır” bile olsa onu da nefsani bir şekilde konuşurlar.
İki müslümanın bir araya gelip bir şeyleri birbirleriyle tartışmadan konuşması o kadar da mı zordur? İslami referanslarla konuşan birçok kişiyi görüyoruz ki, konuşmaya başladıklarında nedense hep, kendi meşreplerine uymayan ve düşüncelerini benimsemedikleri İslami grupları eleştirmekten başka bir şeyi içlerinden sızdırmıyorlar. Ve gariptir ki, içlerindeki gizli kinleri nedense hep Müslüman kimselerin oluşturduğu dernek ve vakıflara veya cemaatleredir. Bu kimseler yapılan hiçbir hayırlı iş veya hiçbir olumlu konu hakkında konuşmazlar. Çünkü onlar kendi olumluları üzerinde fikir bina etmek yerine, başkalarının olumsuzlukları üzerine felsefelerini bina etmeyi tercih ederler. Yani olumsuzdan çıkarmaya çalışırlar olumluyu. Bu yapılan oldukça da veballi bir iştir, zira bir cemaat hakkında konuşurken eğer bir su-i zanna girilmişse, o yapılan eleştiride bir yanılma olduğu takdirde, o cemaate mensup olan ölü ve diri bütün herkesle helalleşmek icap eder. Bir kişinin hakkında olumsuz konuşuyorsanız o kişiyi bulup helalleşirsiniz olur biter, fakat bir cemaatin hakkında bir şeyler söylemişseniz, yanıldığınız nispette büyüyen bir hak yemiş olursunuz. İslam’da kişilerin de, grupların da hakları vardır, onların izzet ve şerefleri ile oynanamaz.
İşte bu yazıda bahsettiğim hassasiyetlere kavuşmak için tasavvufi bir eğitimden geçmek bir zarurettir. Tasavvufu tarif ederken büyükler “kimseye yük olmamaktır” derler. Gerçek sufiler her zaman veren hiçbir zaman istemeyen kişilerdir. Onlar daima karşılıksız vermeyi prensip edinmişlerdir. Kendisini bir mutlak ölçüt kabul ederek kendi dışındakiler hakkında zihninde binlerce mahkeme kurarak sürekli usulsüz yargılama yapanlar, gerçek dervişler olamazlar. Nefsini kadı edinenin kararı zulüm olur. Zira “Allah’ı seviyorum” deyip de dünyayı sevenler, “yalnız ondan yardım isterim” deyip de sıkıştığı zaman yetmiş yerden medet umanlar yalancıdırlar. Yalancılara itibar olunamaz.
Cenab-ı Hak cümlemizi ıhlas ve samimiyetten ve büyüklerin gösterdiği yoldan ayırmasın. Bizlere hakkı hak bilip onu da güzel bir üslupla söylemeyi ve söylediklerimizle de hakkıyla amel etmeyi nasib-i müyesser eylesin inşeAllah. Amin.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|















Yorumlar