
Tasavvuf uzun soluklu bir koşudur. Bu yola girenlerin, bugün zeytin ağacını dikip yarın altına bir tas koyarak “zeytin yağı” beklentisine girmeleri tasavvufun özüne aykırı bir davranıştır. Nasıl ham bir meyvenin olgunlaşabilmesi için veya bir kelebeğin kozasından dışarı çıkabilmesi için belli bir süreye ihtiyaç varsa, bunun gibi; manevi yolda ilerleyebilmek için de belli bir zamana ihtiyaç vardır. Tasavvuf literatüründe bu sürece seyr-i süluk adı verilmektedir. Yunus Emre “Bu yol uzundur, menzili çoktur/ Geçidi yoktur, derin sular var” derken bu sürecin zorluğuna dikkat çekmektedir. Yine aynı şiirinde “Ko gülen gülsün, Hak bizi bilsin./ Gafil ne bilsin, Hakk’ı seven var” derken de aşk ehlinin bu dünyada bazı gafil kimselerce yadırganacağını ve hor görüleceğini ifade etmiştir. “Her kim merdane, gelsin meydane” dizesinde ise ancak güçlü iradeye sahip olan kimselerin bu yolda sebat edebileceklerini
anlatmak istemiştir. Başka bir ifade
ile Yunus Emre, özü sözü doğru mert
kimselerin, aşk meydanına çıkmaktan
yani tasavvuf yoluna girmekten çekinmemeleri
gerektiğini düşünmektedir.
Bu manevî yolun birçok zorluğu
olması hasebiyle bu yolda usul ve erkan
öğretecek ehliyetli bir mürşide ihtiyaç
vardır. Mustafa Kara bu ihtiyacı
şöyle dile getirmektedir: “Bu yolun kendine
has özellikleri olduğu için, karanlık
noktaları, tehlikeli virajları olduğu
için rehbere ihtiyaç vardır. Mürşid elinizden
tutacak siz yürüyeceksiniz.”1
Şayet insan bu tehlikeli yolda yalnız
yürümeye kalkarsa istenmeyen durumlarla
karşılaşması da kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bu mühim konuda Abdulkadir
Geylani hazretleri şöyle nasihat etmektedir: “Ey
ölü kalpli, Allah yolcularını bulamayan ve kendi
başına işler açan, tedbirler kuran, fani varlığını
ve yaratılmışları Hak varlığına perde eden adam
ağla! Bin defa ağla! Halka bir acırsan, kendine
bin defa acı ve ağla!”2
Tasavvuf büyüklerine göre ehliyet sahibi yetkin
bir zattan manevi terbiye almayan kimselerin
birtakım yanlış mecralara kaymaları söz konusudur.
Bu durumu M. Erol Kılıç şöyle ifade etmektedir:
“Geleneksel eğitim anlayışında bir kişinin kendisini
tanıyabilmesi için dışarıdan birisinin ona kendini
görsün diye ayna tutması gerekir. Buna cemal cemale
karşı denir. İşte bu noktada demişlerdir ki bir
öğretmeni kabullenmeyen kişi kendi hodbin nefsini
öğretmen almış olur.”3 Erol Kılıç’ın bu ifadeleri aynı
zamanda tasavvufî kitaplarda çokça zikredilen
“Mürşidi/şeyhi olmayanın mürşidi şeytandır” sözünün
de bir açıklamasıdır.
Şu da unutulmamalıdır ki insan-ı kamil mertebesine
ulaşmış gerçek mürşid-i kamiller oldukça
azdır. Bu bir nasip işi olmakla birlikte birçok imtihanı
geçerek ve birçok zorluğu atlatarak sağlam kalmayı
başarabilen üstün vasıflı zatlar ancak bu kemal
noktasına ulaşabilirler. Erzurumlu İbrahim
Hakkı hazretleri, böylesi kamil zatların az oluşunu
şöyle ifade eder: “Bin damla meniden ancak biri rahime
gider. Rahime düşen nutfelerden ancak binde
biri çocuk olur. Doğanlardan da ancak binde biri çok
yaşar. Onların da binde biri akıl baliğ olur. Binlerce
akıllıdan ancak biri mümin olur. Binlerce müminden
hakikate erenlerden ancak biri arifi billah olur. Binlerce
ariften ancak biri kemal mertebesine ulaşır.”4
Bu mertebeye ulaşmak çok büyük bir lütuf olduğundan
dolayı yola girilse bile, herkese nasip olacak
türden bir nimet değildir. Nitekim her insanın bu
denli büyük imtihanları başarabilmesi ve böylesi
ağır bir yükü taşıyabilmesi söz konusu olamaz. Yunus
Emre bir şiirinde bu yolun “çoktur” dediği menzillerini
şöylece sıralar:
Bundan aşkın şehrine üç yüz deniz geçerler
Üç yüz geçüben yedi tamu (cehennem) bulasın
Yedi tamuda yangıl, her birinde kül olgıl
Vücudun orda kogıl, ayrık vücut bulasın
Bu uzun süreci başarıyla tamamlamanın en
önemli basamağı bir öğreticiye teslim olmak iken diğer
bir önemli basamağı ise bu manevî yolda edebe
riayet etmektir. Ebu Hafs Haddad hazretleri bu konuda
şöyle söylemektedir: “Tasavvuf bütünüyle
edepten ibarettir. Her anın her halin ve her makamın
kendine göre bir edebi vardır. Her vakit edebine
riayet eden kimse Hak erlerinin ulaştığı hale ulaşır.
Edebini korumayan kimse ise her ne kadar kendini
Hakk’a yakın zannetse de esasen Hak’tan uzaktır.
İlahi huzurda kabul gördüğünü düşünse de oradan
tardedilmiştir.”5
Kuşkusuz tasavvufî usulü benimseyen bütün
veliler, en başta bir mürşit bulmakla yola girermişler
ve tüm seyr-i sülukları esnasında da edebe riayet
etmişlerdir. Allah dostlarının kemal düzeyine ulaşması ise farklı sürelerde gerçekleşmiştir. Mesela
kaynaklarda Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin
manevi mertebelere üç sene gibi kısa bir zamanda
yükseldiği, hatta bu durumun bazı ham dervişlerin
kıskançlığına mucip olduğu zikredilmektedir.6 Hocası
Üftade hazretlerine göre onun kısa zamandaki
terakkisinin sebebi, mürşidine karşı derin bir teslimiyet
duygusu içerisinde olmasıdır. Öyle ki mürşidinin
emriyle Bursa kadılığından istifa etmiş ve
onun gösterdiği tarikat usulüne saygı göstererek
manevi terakkisi için sokaklarda ciğer satmaktan,
dergahın helaların temizlemeye kadar daha birçok
hizmette bulunmuştur.
Şah-ı Nakşibendi hazretleri de bu yolda manevi
intisabının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı
olan hiçlik haline ulaşmak için hasta ve muzdarip
insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiş ve hatta
insanların geçeceği yolları temizleyerek tam yedi
sene kabına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamıştır.
Nakşibendi Hazretleri yaşadığı bu süreci şöyle anlatır:
“Hocamın emrettiği yolda uzun süre çalıştım.
Bütün hizmetleri ifa ettim. Benliğim o hale geldi ki
yoldan geçerken Allah’ın herhangi bir mahlûku karşısında
olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini
beklerdim. Bu hizmetim yedi sene devam
etti. Buna mukabil öyle bir hal tecelli etti ki onların
inilti suretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a iltica
etmelerini hisseder hale geldim.”7
Abdulkadir-i Geylani hazretlerinin maneviyattaki
yükselme süreci ile ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır:
“Abdulkadir Geylani’nin oğlu güzel yetişmiş
mezun olmuş, babasına da yerini göstermek üzere
demiş; ‘Baba müsaade et bu gün cemaate ben
vaaz edeyim.’ Hazırlanmış gayet edeple edebiyatına,
belagatına, fesahatına son derece riayetle
çıkmış kürsüye başlamış konuşmaya. Herkesi almış
bir uyku, başlamışlar uyumaya. Canı sıkılmış
tabi ‘yahu ben bu kadar emek çektim, bak ne inciler,
ne yakutlar satıyorum ama zavallılar uyuyorlar’
diye kızmış kendi kendine. Derken babası gelmiş,
babası gelince de inmiş ‘buyur baba’ demiş. Abdulkadir
Geylani hazretleri kürsüye çıkmış. ‘Çocuklar
kusura bakmayın biraz geç kaldım, sebebi
anneniz yemek için yumurta kırdı, onu pişirdi de ondan
nafakalandım’ demiş. Birden bir galeyan, ortada bir galeyan, Allah diyen, feryat eden, kendini
yere atan atana... Şaşırmış çocuk ‘Yahu babam
anamın yumurta pişirdiğinden bahsediyor’ demiş,
halk birbirine girmiş, kendinden geçmiş herkes..
Demiş; ‘Baba ne oldu böyle, ben o kadar belagat,
fesahat saçtım, hepsini bir uyku aldı, sen anamın
yumurta pişirmesinden bahsettin bak şu hale’ Oğlum
demiş ben o hali kazanmak için, şu Bağdat’ın
çöllerinde yedi sene toprak çiğnedim,
memlekete girmedim, riyazetin çeşidiyle Allah’a
ulaşmanın yollarını aradım. Sen mektepteki tahsilin
sebebiyle sandın ki, ben bu işi bitirdim artık.
Öyle yağma mı var. Evvel kendini iman ile doldur.
Ondan sonra söyleyeceğini söyle.”8
Allah dostlarından Bayezid-i Bistami hazretleri
ise tasavvufi yolda yaşadığı bu süreci şöyle anlatır
“On iki sene nefsimin haddadı oldum. Beş
sene kalbime ayna oldum. Bir sene de ikisi arasındaki
şeye bakıyordum. Ortasında bir zünnar
gördüm. Beş sene de onu kesmek için uğraştım.
Onu nasıl keseceğimi düşündüğümde bana münkeşif
oldu. İnsanlara baktığımda hepsini ölü gördüm.”9 Bayezid-i Bistami hazretlerinin de ifade buyurduğu
gibi, bu uzun yolda mesafe kat edebilmek
ancak çekilen birçok zahmetten sonra mümkün
olacaktır. Fakat şu var ki; Muhammet İkbâl’in
“Câdde-i aşk besi dûr-o deraz-est velî /Tayy şeved
menzil-i sed-sâle beâhi gâhi!” diye söylediği Farsça
beytinde ifade ettiği gibi aşk caddesi uzundur ama
bu caddede bir “ah” ile yüz yıllık mesafeyi kat etmek
de mümkündür.
Tasavvuf tarihindeki bütün veliler ve has dervişler
görüldüğü gibi mürşidinden bir iltifat beklememiş,
bilakis onların emirleri söz komşu olduğunda
toplumda basit gibi görülen işleri bile
yapmaktan çekinmemişlerdir. Böyleyken mürşidinin
en ufak sert bakışından etkilenerek dengesini kaybedenler,
yoldaki iştiyakını yitirecek ve tabir-i caizse
yoldan eleneceklerdir. Tasavvuf yolunu benimseyen
bir kimsenin mürşidinden her zaman iltifat beklemesi
yanlış bir davranıştır. Çünkü mürşid-i kamilin
vazifesi, sürekli saliklerine gönül okşayıcı sözler
söylemek değildir. Yeri geldiği zaman en uygun
davranışı göstermekle beraber, sürekli iltifat ederek
onları şımartmayı veya nefislerini kabartmayı uygun
görmeyebilirler. Hatta bunun tam tersi olarak
mürşid, saliklerden nefislerine ağır gelecek bazı
davranışları yapmalarını isteyerek de onları terbiye
edebilir. Zaten ehliyet sahibi bir mürşid-i kamil,
kime ne kadar yüz vereceğini en iyi bilen bir konumdadır.
Mürşidinden ilgi göremeyen veya onun
uyarısıyla karşılaşan bir salikin, nefsini büyük görmemesi
ve “benim kötü halimle hak ettiğim muamele
budur” diyebilmesi icap eder. Zira bütün bu
olanlar sürecin içerisindeki imtihanlardan ibarettir.
Tam girdiği yolun lezzetlerini yaşadığı bir esnada.
bir ihvandan beklemediği bir davranışla karşılaşan
salikin, teknik ifade ile fena fil ihvan olabilmesi
için, Yunus Emre’nin “dövene elsiz, sövene
dilsiz gerek“ şeklinde ifade buyurduğu düsturu benimsemiş
olması gerekir. Belki bu görüş modern
söylemlere tezat teşkil etse de kuşkusuz ki tasavvufun
da kendi içerisinde bir mantığı vardır. Bu
mantığa göre salik/derviş zihnini kendi dışındaki insanların
hatalarına yöneltirse, kendi hatalarını göremeyecektir.
Bu bakımdan kendi nefsi ile meşgul
olması gereken salikin, ihavanına karşı da hüsnüzanda bulunması ve kendi nefsini temize çıkarmaması
icap eder. Aksi takdirde nazarlar hep dışa
dönük olduğunda, iç âlemin hakkıyla temizlenmesi
mümkün olmayacaktır. Mürid kendi nefsini ıslah
etmedikçe başkalarına müdahale etmeye de cüret
etmemelidir. Zira kendi nefsini ıslah etmeden başkalarına
karışmak, baş olmak ve kendisinden “iyidir”
diye bahsettirmek arzusuyla başkalarına yön
vermeye kalkışmak nafile uğruna farzı terk etmek
gibidir. Salik ihvanın ve diğer insanların kendisinden
teberrük etmelerine ve kendisine tazim göstermelerine
müsaade ve müsamaha etmemelidir. Zira
bu durum insanın ayağını kaydırabilecek en tehlikeli
hallerden biridir.10
Ünlü mutasavvıfların hayatlarından da anlaşıldığı
gibi bu süreç birçok manevi feyizlerle süslenmiş
olmakla beraber, birçok da zor imtihanı içerisinde
barındırmaktadır. Bu yolda gitmek
isteyenlerin, Yunus Emre gibi yıllarca dergâha odun
taşımayı göze alabilmeleri ve mürşidi Taptuk Emre’nin
eşiğine yanağını koyduğu gibi bir teslimiyet
gösterebilmeleri gerekir. Zira tasavvufun özünde
Mürşid-i Kamil’e teslim olma düsturu vardır. Bu bakımdan
bu yola yeni girecek olan kişinin, ders almak
istediği mürşidinin kemalinden ve üstün ahlakından
emin olması icap eder. Böyle bir anlayışla, yola kabul edilmediği takdirde bile kırk yıl o kapıda
beklemeye razı olabilmelidir. O kapının kıymetini
gereği gibi idrak edebilen bir kişi için, kapıdan içeri
giremese bile, o kapıda beklemek dahi bir şeref addedilir.
Bunun tersi olarak kapıdan içeri girmiş olsa
da, mürşidine tam manasıyla güvenmediği ve ona
hakkıyla teslim olamadığı takdirde, salikin yolun
içinde veya dışında olmasının bir farkı yoktur.
Bu yola girenlerin büyüklere tabi olması ve
onlara teslimiyet göstermesi hakikatte Yüce Allah’a
teslim olmayı öğrenebilmek içindir. Her ne kadar
şeytandan Hz Adem’e secde etmesi istenilmişse
de, şeytan secde etmeyerek Hz Adem’e değil bizzat
Allah’a karşı gelmiştir. Boynunu bükmeyi bilmeyen
insanın Yüce Allah’a karşı boyun bükmesi
de düşünülemez. Bu nedenden dolayıdır ki tasavvufta
teslimiyet konusuna verilen önem oldukça
büyüktür. Tasavvuf büyükleri salikin mürşidine gassal
önünde meyyit gibi yani ölü yıkayıcının önünde
ölü gibi teslim olması gerektiğini söylemişlerdir. Bu
sözü şöyle izah etmek mümkündür: Uçurumdan
düşmek üzere olan bir kişi, nasıl güvenilir birisine
elini uzatarak sanki bir ölü gibi kendisini ona teslim
ediyorsa, dünyanın tehlikeli imtihanlarıyla karşı karşıya
olan bir salikin de güvendiği ve sevdiği mürşidine
teslim olması son derece normaldir. Tasavvufi kitaplarda çok kullanılan “gazsal önünde meyyit
gibi olma” ifadesini Mahmut Erol Kılıç şöyle izah
eder: “Mesela biz erkekler tıraş oluruz. Tıraş aslında
çok tehlikeli bir eylemdir. Bir berbere gideriz,
berber koltuğuna otururuz. Hiç gık çıkarmadan berber
eline jilet denen çok kesici bir aleti alır ve gırtlağımızın
üzerinde dolanır. En ufak bir hareketi ile
bizim hayatımız gider. Hiçbirimiz bir laf söylemeden,
ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi berberin
sahasındaki otoritesine teslim oluruz. O da
sanatını üzerimizde icra eder. Fakat biz dersek ki,
hey berber ne yapıyorsun, öyle yapma, böyle
yapma. Berber kulağımızdan tuttuğu gibi git defol,
başka bir yer bul der. Yalnız burada bir problem vardır.
O da şudur, tıraş olmak istiyorsanız, berberin
önüne oturmak zorundasınız. Eğer hakiki bir berberin
önüne oturmazsanız orada problem olur. Kasapta
tıraş olunmaz. İşte ölünün ölü yıkayıcısına
teslim olması hadisesi herkese göre değildir. Herkese
teslim olunmaz. Onun için tasavvufta Gazali
der ki: 'Gerçek kamili buluncaya kadar şüphe esastır.'
Şüphe edeceksiniz, neden, niçin. Ama kamili
bulduktan sonraki şüphe kemale manidir.”11
Bu durumda bu yoldan hakkıyla istifade edilebilmesi
için teslimiyetin önündeki engellerin kaldırılması
ve bu yolun pirlerinin işaret ettiği usullerden
gidilmesi zarureti vardır. Bu yolda engelleri
aşabilmek için ise bir performans göstermek gerekir.
Nitekim anlamlı bir hayat, hak yolundaki ceht ve
gayretlerle dolu olmalıdır. Şayet insan, yalan dünyada
bir nasip elde edebilmek için bile gösterdiği
gayreti, manevî hayatı için gösteremiyorsa, ortada
bir ömrün ziyan edilmesi söz konusudur. Bu konuda
Ebu Ali Ruzbari hazretleri şöyle öğüt vermektedir:
“Tasavvuf bütünüyle cehd ve emekten ibarettir.
Ona vurdumduymazlık ve tembellik karıştırmayın”
12
Tasavvuf büyüklerine göre, bereketli bir ömür
arzusunda olanların, bu zor süreci göze alamadığı
için yolun kenarında beklemek yerine, “Her zorlukla
beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah, 5) ayetini
anlamaya çalışmaları ve maksudun yüceliğini
düşünerek ehliyetli bir öğreticiye müracaat etmeleri
icap eder. Zira sürekli “bal bal” demekle ağız tatlanmadığı
gibi yola koyulmaksızın da maksuda ulaşılamayacaktır.
Yine onlara göre manevi yola dahil
olmak yerine bu işi sürekli ertelemek de bir gaflet
belirtisidir. Nitekim Parisa hazretleri bu konuda
şöyle söyler: “Gafil halk, kesik ve bitkin bir laf eder;
yarın olsa da bir iş işlesem… Bilmez ki bu gün
dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki yarın
bir şey işleyebilsin.”13 Bu yoldan nasiplenmek; bir
arayışa girmeden mümkün olmayacağı gibi, sadece
aramakla da olmayacaktır. Nekşibendi büyüklerinden
Ya’kûb-ı Çerhî hazretleri bu gerçeği
şöyle ifade eder: “Aramakla Sana ulaşamazlar/
Ama Sana ulaşanlar da arayanlardır/ Her dil ü
cânda bu gam görülmez,/ Talep mülkü, her Süleyman’a
verilmez.”14
Sonuç itibariyle yol uzun vakit ise dardır. Dünyadayken
cenneti yaşamanın usulünü öğreten tasavvuf
yolunda maksuda ulaşmak için ceht ve gayret
sarfetme prensibi vardır. Bu yolun pirleri
tarafından öğretilen usullerden zerre kadar sapmak
bile bu yoldaki muvaffakiyete mani bir durumdur.
Bu bakımdan mürşide yüzde yüz teslimiyet bu
yolun olmazsa olmazıdır.
Not: Geçtiğimiz ayki yazımızda Abdulbaki Gölpınarlı’dan
naklettiğimiz bir paragrafın, dinî açıdan sıkıntılı bir paragraf
olduğunu yazı yayımlandıktan sonra fark edebildik.
Bu paragrafta özetle; Tanrı buyrukları ve peygamber sözlerini
nakledenlere Şemsi Tebrizi’nin verdiği cevaptan bahsedilmektedir.
Bu sözler bize ait olmayıp Abdulbaki Gölpınarlı’nın
kitabından alıntı olmakla birlikte, bu alıntının yapılması
pek uygun olmamıştır. Bayburt’tan telefonla arayarak bu konudaki
hatayı bize bildiren dikkatli okurumuz kıymetli Suphi
Kılbaş Bey’e teşekkür ederiz. Cenab-ı Allah’tan tüm hatalarımızı
setreylemesini niyaz ederiz.
...................................................................................
Kara, Mustafa, Gönül Mektupları, İstanbul, 2000, s. 94
Abdulkadir Geylani, Fethu’r Rabbani Tercümesi İlahi Armağan, Abdulkadir Akçiçek,
İstanbul, 1988, s. 275
Mahmud Erol Kılıç ile Günümüzde Tasavvuf ve Tarikatler Üzerine Söyleşi, N, Akman,
30 Ocak 2007 Zaman
İbrahim Hakkı, Marifetname, Hazırlayan: M. Emre Karaörs, İstanbul, 1992, s. 95
Selvi, Dilaver, Kur'an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s. 31 Bkz; Hücviri, Keşfü’l Mahcub,
54
Bkz. Yılmaz, Hasan Kamil, Aziz Mahmud Hüdayi, İstanbul, 1990, s.79
Topbaş, Osman Nuri, Vakıf İnfak Hizmet, İstanbul, 2005, s.145
Kotku, Mehmed Zahid, Zikrullah’ıh Faydaları, İstanbul, 1992, s. 61,62
Ebu’l Ala Afifi, Tasavvuf, (Ter: Abdullah Kartal, Ekrem Demirli) İstanbul, 1996, s. 124
Yılmaz, Hasan Kamil, Aziz Mahmud Hüdayi, İstanbul, 1990, s 216
Mahmud Erol Kılıç ile Günümüzde Tasavvuf ve Tarikatler Üzerine Söyleşi, N, Akman,
30 Ocak 2007 Zaman
Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 369
Kısakürek, N.Fazıl, O ve Ben, İstanbul, 1974, s.144
Ahmet Cahid Haksever, XI. Yüzyıl Bir Türk Türk Sufisi Yakub-ı Çerhî, Basılmamış
Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2005, s. 247; Somuncu
Baba Dergisi Haziran 2008, Doç. Kadir Özköse’nin makalesinden alınmıştır.
















