Tebriz'den Doğan Güneş: Şemsi Tebrizî Hazretleri

e-Posta Yazdır PDF
Şems-i Tebrizî hazretleri, alışılmışın
dışında bir meşrebe sahip, oldukça
farklı bir velidir. Her ne kadar
Mevlana’nın yanında geçirdiği süre dışında
hayatı ile ilgili bilgilere çok fazla
rastlanılmasa da bilindiği kadarıyla hayatını
ve bir takım görüşlerini incelediğimizde,
onun monoton sade, sakin,
tek renkli ve tekdüze bir tasavvuf anlayışını
benimsemediğini görüyoruz.
Kısacası hal ve hareketleri, konuşması,
görüntüsü, giyimi kuşamı ile
Şems, klasik bir veli portresi çizmemektedir.
O ilahi aşkın bütün renklerine
aynı anda bürünebilen; ismi ile
müsemma bir şekilde parlayan, parladıkça
da coşan, tabir-i caizse kabına
sığmayan bir velidir.
Şems-i Tebrizî’nin mizacı ile ilgili
olarak özet mahiyetinde şunları söyleyebiliriz:
O kılık kıyafete, mala mülke
fazla önem vermeyen, ahbaplıktan ve
şöhretten hoşlanmayan, bazı zamanlarda
derin düşüncelere dalan, doğru
bildiğini dobra dobra söylemekten çekinmeyen,
büyüklük taslayanlara karşı
mağrur davranan, kendisiyle yeni tanışanlara
esrarengiz görünen, ilginç
sorularla etrafındakileri şaşırtan, nükteli,
mecazlı ve derin konuşan fakat
bazı zamanlarda alaycı, küçümser, kırıcı
ve hırçın da olabilen bir mizaca sahiptir.
(Bkz. Kabaklı, Ahmet, Mevlana,
İstanbul, 1991, s. 37, 42) Bu durumda
ilk bakışta olumsuzluk olarak nitelendirilebilecek
söz konusu olan bu farklılıkları
yüzeysel bir bakış ile
değerlendirmek yerine velilerdeki
meşreb farklılıklarına hamletmek daha
doğru olacaktır.
Yüce Allah “gül”ün tabiatını yaratırken
onu dikenleri ile birlikte yaratmıştır.
Ve güller dikenleri ile birlikte
güzeldir. Her ne kadar görüntüde
Şems, coşkun akan bir ırmak gibi hırçınca
çağlıyor görünse de aslında iç
aleminde ilahi sevginin verdiği huzur
ile derinden derine akan sakin bir ırmak gibidir. Dışarıdan görünen hareketlilik ise dayanılmaz
derecedeki Allah aşkının, gönlüne verdiği
heyecanın zahirdeki kıpırtılarıdır.
Onun bazı davranışlarını tasavvuf düşüncesi
içerisinde bile olsa, açıklamak hayli zordur. Sıradan
insanlar için yapılması sakıncalı olan bir takım
davranışlar, Şems-i Tebrizî tabiatındaki bir veli için
normaldir. Şöyle ki güle dikenleri yakışır, çünkü
Cenab-ı Mevla onu öyle yaratmıştır. Şems de
bütün hırçınlıkları, gariplikleri ve sözlerindeki keskinliği
ile birlikte güzeldir. Uzun uzadıya Şems’in tavırlarını
ve davranışlarını aklî bir izahla
savunmanın anlamı yoktur. Çünkü Yunus Emre’nin
de “Aşk gelicek cümle noksanlıklar tamam olur” diyerek
ifade ettiği gibi aşk gelince tüm kusurlar ortadan
kalkacaktır. Nitekim her anında bütün
zerreleriyle ilahî aşkı yaşayan ve bu aşk ile yanıp
tutuşan Şemsi Tebrizi gibi bir veliyi kusur arayan
gözlerle ve şüpheyle bakan bir akılla değerlendirmek
doğru olmasa gerektir. Onu hakkıyla anlayabilmek
için sevgi alemine onun penceresinden
bakabilmek gerekir. Bu olmadığında gözler görüntüdeki
kusurlara ilişecektir. Onun davranışlarına zahiri
kıyas mantığıyla bakıldığında, bunlar akla
yatmıyor gibi görünse de aşk formatında değerlendirildiğinde
normal görülebilir. Onun söz konusu
tavırlarını açıklarken bunu yaşadığı dönemdeki
misyonu ile de alakalandırmak gerekir. Çünkü
onun ilk etapta “uçuk” olarak algılanabilecek sözler
söyleyerek insanları şaşırtmak ve bu sayede “ilahi
aşk”a dikkat çekmek gibi bir misyonu söz konusudur.
Ve bunda da çok başarılıdır. Mesela bir gün
Şems, medresenin önünde otururken, önünden
cellat ve katil bir adam geçer. Yanındakilere, o adamın
bir veli olduğunu söyler. Yanındakiler ise ona
“Nasıl olur o bir canidir daha geçen gün mübarek
bir zatı öldürdü” diye itiraz ederler. Şems’in onlara
verdiği ibretli cevap şöyledir: “İyi ya, siz söylüyorsunuz
işte. O bir veliyi öldürdü. Demek ki onu
beden zindanından kurtardı. Bu hizmeti dolayısıyla
ölen de veliliğini ona bağışlamış oldu.” (Bkz. Kabaklı,
a.g.e., s. 46)
Bilindiği gibi tasavvufta büyük şeyhler hakkında
eleştirilerde bulunmak yanlış bir davranıştır.
Çünkü salik şeyhinin değil kendi kusurlarını görmekle
mükelleftir. Fakat Şems bazı hikmetlerden
dolayı kendisini bu tip kurallarla sınırlamamıştır. O
birçok ünlü şeyhle görüşmüş, hemen hepsini de kınamıştır.
En büyük şeyh anlamına gelen Şeyh-i
Ekber diye anılan Muhyiddin İbni Arabi’yi (ö.
637/1239) bile beğenmemektedir. Şemseddin,
Mevlana’dan önce hiç kimseye baş eğmiş değildir.
(Bkz. Gölpınarlı, Abdülbaki, Mevlana, İstanbul,
1996, s. 9)
“Şems, ilk mürşidi Ebu Bekir Selebaf’ı bile:
‘Ondan birçok yücelikler elde ettim. Fakat bende
bir şey vardı ki şeyhim onu göremiyordu. Zaten hiç
kimse onu görememişti. İşte onu Mevlana Hüdavendigar’ım
gördü’ diyerek hafifsemektedir.“ (Kabaklı,
a.g.e.,s.37,38) Belki de onun bu eleştirici
tavrı, arayıp bulamaması ve aramaya devam ederek
Mevlana’ya yaklaşması için, gerekli bir tavırdı.
Zira kaderin rotası belliydi ve onu git gide o buluşmaya
yaklaştıracak sebeplere ihtiyaç vardı. Belki
de diğer şeyhlere olan uzaklığı onu Mevlana’ya
yaklaştıran birer sebepten ibaretti.
Eflaki’nin anlattığına göre Şems Bağdatlı
şeyh Evhadettin Kirmanî’ye karşı da benzer bir
tavır sergilemiştir. Bir gün Şems ona “Ne alemdesin?”
diye sorar, o da başka mânâlar kastederek
“Leğendeki suda ayın on dördünü seyretmekteyim”
diyince Şems “Ensende çıban mı var ki başını kaldırıp
göğe bakmıyorsun” diye çıkışmıştır. (Bkz. Kabaklı,
a.g.e., s. 38)
Şems-i Tebrizi, âdet olsun diye yapılan şeklin
ötesine geçemeyen ayinlere, tek tip kıyafet giyen
tarikat mensuplarına karşıdır. Ayrıca mânâsı önemsenmeden
kuru kuruya nakil yoluyla aktarılan bilgilere
karşı da bir mücadelesi söz konusudur.
Şems, gönülden gelen bilgiye kıymet veren ve onu
izhar etmekten de çekinmeyen bir yapıya sahiptir.
Gölpınarlı’nın anlattığına göre; “Şems mesela bir
gün Tanrı ve Peygamber buyruğundan, büyüklerin
sözlerinden bahsedenlere ‘Ne vakte dek şunun
bunun sözlerini nakledeceksiniz? Ne vakit kendi kitabınızdan
söz söyleyecek, ne zaman Rabb’im,
kalbime dedi ki diyebileceksiniz?’ diye bağırmıştır.”
(Gölpınarlı, a.g.e, s. 13) Anlaşılan odur ki o, bazı
keskin eleştirilerini tasavvufu şekilselciliğe indirgeyen
anlayışlara karşı tepkisel olarak sergilemiştir.
Aslında şekilciliğe karşı büyük sûfilerin tamamının
bir tepkisi mevcuttur fakat ifadeler Şems’in ifadeleri
kadar sert olmadığı için bu kadar tartışılmamıştır.
Netice itibariyle Şems-i Tebrizi hazretleri de
diğer Allah dostları gibi tasavvuf tarihimizde güzel
izler bırakmış mübarek bir zattır. Zaten öyle olmasa
Hz Mevlana gibi bir hak aşığının gönlüne bu denli
tesir etmesi de söz konusu olamazdı. Onun farklı
mizacına tasavvuf tarihi açısından baktığımızda bir
zenginlik ve farklı bir renk olarak değerlendirebiliriz.