Bir Rahmet Olarak Fatiha Sûresi

e-Posta Yazdır PDF
Basit bir akıl yürütmeyle yola çıkarak
çok önemli bir sonuca varalım.
Daha doğrusu elimizin altındaki çözümü
fark ederek çıkartıp orta yere
koyalım: Rabbi’miz bizden gün içerisinde
defalarca kez Fatiha Suresi’ni
tekrarlamamızı istediğine göre, demek
ki bu sure bizim için çok önemlidir ve
her gün tekrar ettiğimiz bu suredeki
prensipler de aslında insanlık için bir
kurtuluş reçetesidir.
Savaş hallerinde bile namazın
terkine dinen cevaz verilmemesi, bize
yaşadığımız sıkıntıların çözümü noktasında
ciddi bir ipucu verir. Şöyle ki
namazın merkezinde olan Fatiha Suresi
savaş halleri gibi huzursuz zamanlarda
bile sürekli tekrar edildiğine
göre, bu gösterir ki toplumları her türlü
sosyal bunalımlardan ve -ekonomik
krizler de dahil- her türlü krizlerden
kurtaracak olan çözümler bu surede
mevcuttur. Eğer böyle olmasaydı,
Kur’an’da müminlerin savaş zamanı
nöbetleşerek namaz kılmaları emredilmez
ve zor zamanlarda namaza bu
denli önem verilmezdi.
“Her kim namaz kılar da Fatiha
Sûresi’ni okumazsa o kıldığı namaz
eksiktir.” (Ebu Davud, Salat, 134)
hadis-i şerifine göre namazın olmazsa
olmazlarından bir tanesi de Fatiha Suresi’dir.
Bu durumda gerek ferdi gerekse
toplumsal her türlü problemler
karşısında Fatiha Suresi başlı başına
bir çözüm ve kurtuluş reçetesi olarak
elimizin altında durmaktadır. Bu aynı
zamanda, bu surenin büyük bir “rahmet”
olması demektir.
En başta bu suredeki “Yalnız
sana kulluk eder ve yalnız senden
yardım dilerim” ayeti, bizim için tek
çare ve tek kurtuluşun yalnızca Yücellah’a kulluk etmek ve yalnızca O’ndan yardım istemek
olduğu hakikatini izhar etmektedir. Buna
göre insanlığın kurtuluşu, Yüce Allah’a kulluk düzeyi
ile orantılı bir konudur. Bu durumda insanlık
ancak kulluğunun idrakine vardığı takdirde dünyasını
ve ahiretini cennete dönüştürebilir. Bütün dertlerinin
dermanına kavuşması da buna bağlıdır.
İkinci olarak bu sure; Müslümanlar için bir
dua örneği olması yönüyle bir rahmettir. Zira Yüce
Allah’ın kabul etmeyeceği duayı kullarına öğretmesi
düşünülemez. Kuşkusuz ki en güzel dua
Yüce Allah’ın öğrettiği dua olduğuna göre, bu sûrenin
okunması rahmet kapılarının açılmasında en
güzel bir vesile olsa gerektir. Usulünce yardım istenilmesi,
yardımı celbeden bir durum olduğuna
göre, burada Fatiha Sûresi gibi müstcap bir dua örneğinin
öğretilmesi, bizim için çok önemli bir tüyodur.
Üçüncü olarak Fatiha Suresi, bize yaratılış
gayesine uygun bir yaşamın prensiplerini sunması
yönüyle de ayrıca bir rahmettir. Dünyada Yüce Allah’ın
rızasına muvafık yaşayabilmek ve neticesinde
cennettin kazanılabilmesi için surede
zikredilen bu hususların bilinmesi zaruret derecesinde
önemlidir. Zihinlere Yüce Allah’ın Rahman,
Rahim ve Rab olduğu gerçeğinin kazınması,
“hamd”in yalnızca alemlerin düzen koyucusu olan
“Rabbül Alemin”e yapılması zorunluluğu, din günü
gerçeği ile birlikte yaşama olgusu, kulluğun yalnızca
O’na yapılması ve yalnızca O’ndan medet
beklemenin şart oluşu, sırat-ı mustekîme vasıl olabilmek
için irade ortaya koymanın ve dalalete düşürücü
her türlü sapkın yollardan kaçınmanın
lüzumu; bu hususlardan bazılarıdır.
Ferdi ve toplumsal kurtuluşun reçetesi ile birlikte
toplumsal refaha kavuşmanın yollarını da yine
bu surede bulabiliriz. Yüce Allah bir ayet-i kerimede
şöyle buyurmaktadır: “Eğer şükrederseniz nimetimi
artırırım…” (İbrahim, 7) Demek ki dünya ve
ahiret saadetini kazanmada hamt ve şükür olgusunun
önemli bir payı vardır. Fatiha Suresi’nde “elhamdülillah”
ve “enamte aleyhim” ifadelerinde
hamt ve nimet bir arada zikredilerek bu ikisinin birbirini
celbettiğine işaret edilir. Yani nimet hamdı,
hamt da nimeti bereketlendirir. Nimet denildiği
zaman ise iman, sağlık, zenginlik, mutluluk, huzur
ve refahı da içerisine alabilecek her türlü nimetin
anlaşılmasında bir mahzur yoktur. Bu büyük nimetlere
kavuşmayı arzu edenler Fatiha Sûresi’ni,
namazın edası suretiyle hayatlarının içine dâhil etmelidirler.
Kur’an mushafının ilk sûresi olması yönü de
Fatiha Sûresi’nin bir başka açıdan önemine işaret
etmektedir. Bu surenin ilk ayeti olan besmele yani
“Bismillah’ir Rahman’ir Rahim” ifadesi, aynı zaman
da Kur’an’ın da ilk ayetidir. Besmele adeta insanı
dünyevi işlerin huzursuzluğundan kurtaran ve kutsal
olanla irtibatın huzuruna kavuşturan sihirli bir
parola gibidir.
Bütün işlerine besmele getirerek başlayan
Müslümanlar, Yüce Allah’ın şefkat ve Merhameti ile
ilgili olan Rahman ve Rahim isimlerini zikrederek
hayatın merkezine rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan
Yüce Allah’ı koyarlar. Bu aynı zamanda insanın
dünya ile ilgili tüm işlerini Yüce Allah ile
irtibatlandırması anlamına gelmektedir. Bu bir bakıma
Yüce Allah’ı hayatın her alanından çıkartmaya
çalışan sekülerizmi reddetmek demektir.
Besmele, günlük hayatın meşgaleleri ile boğuşan
insanın her işinde Rabbi’ni hatırlaması için bir vesile
olması itibariyle O’nunla irtibatını sağlayan bir
bağdır. Otururken, kalkarken, adım atarken, uykuya
veya yemeğe başlarken sürekli besmele çekmenin
esprisi de bu olsa gerektir.
Kur’an’da bir istisna hariç tüm surelere besmele
ile başlanılır. Bu durum bütün surelerin Yüce
Allah’ın Rahman ve Rahim isimleri bağlamında
yani rahmet ekseninde tefsir edilmesi gerekliliğine
işaret eder. Her sûrenin başında esma-i hünsadan
başka isimler değil de bu isimler zikredildiğine göre
Araf Sûresi 156’daki “Rahmetim her şeyi çepeçevre
kuşatmıştır” ayeti gereğince Kur’an’ı anlamada
rahmet merkezli bir anlayışın benimsenmesi
gerektiği söylenilebilir. Bu bakış açısıyla baktığımızda
Kuran’ın insan öldürmeye, hırsızlığa ve iffetsizliğe
verdiği ağır cezaların arka planında bile
bir rahmetin olduğu görülecektir. Bu tip cezalar
suçlu açısından bir azap gibi görünse de genel olarak
baktığımızda toplumun mal, can ve namus güvenliği
veya ahlaki tekâmülünü tamamlama
özgürlüğü açısından bu cezaların bir rahmet olduğu
ortadadır. Besmelenin bu yönü toplumun
doğrultulmasında rahmet merkezli anlayışların
önemine işaret eder.Surede toplumsal yöne işaret eden bir diğer
husus da şudur. “İyya kena’budü” derken ayette
mütekellim cemi sîgası kullanılmıştır. Yani “Sana
kulluk ederim” değil “Sana kulluk ederiz” anlamına
gelen bir ifadedir. Bu durum İslamiyet’in bir toplum,
bir cemaat ve bir millet dini olduğunu gösterir. “Millet”
kelimesi ise, Müslümanlara göre belli sınırlar
arasında kalan insanları veya belli bir ırkı ifade
eden bir anlama delalet etmemektedir. Bu kelime
Rızay-ı Bari uğrunda halka halka kenetlenmiş olan
ve namazlarında birlikte saf tutarak “yalnızca sana
kulluk ederiz” beyanında bulunan bir toplumu ifade
etmektedir. Bu toplumu oluşturan fertlerin her birisi
dünyanın farklı yerlerinde de olsalar, büyük bir bütünün
parçalarını teşkil ederler. Ve bu toplum her
konuda imanını önceleyen bir konumdadır.
Bu toplumun en bariz vasfı ise sırat-ı müstakîm
üzerinde olmasıdır. Sosyal, ferdî, ahlakî, siyasî,
ticari, iktisadî yönlerden ve diğer yönlerden
dosdoğru bir yaşantı ikame ettirmeye çalışan bu
toplum, dünya üzerindeki her türlü faaliyetlerinde
doğruluğu ilke edinmiştir. Bu bağlamda Rahman
Sûresi’nde geçen “Egîmul vezn” ifadesi ile emredilen;
her zaman teraziyi dosdoğru tutmak, dengeli
olmak ve her konuda doğru tartmak “sırat-ı müstakîm”
de olmanın bir gereğidir. Müslüman’ın doğru
olması gereken alanlarda kullanılan bu ifade “egîmu’s
salah” yani “namazı gereği gibi dosdoğru
kılın” ayetinde de kullanılmıştır. Demek ki Müslüman
alış verişten ibadete kadar hayatın her alanında
bir istikamet insanıdır.
Suredeki gazaba uğrayanlar ve dalalete düşenler
ifadesine gelince bu ifadeler klasik tefsir kitaplarımızda
bir hadis-i şerife dayanılarak, Yahudi
ve Hıristiyanlar olarak tefsir edilmiştir. Nitekim
Kur’an Ehl-i Kitab’ın gazabı gerektiren hallerinin
anlatıldığı kıssalar ile doludur. Bu konuda Mehmed
Akif Ersoy da kısa tefsirinde, Hz Peygamber’in
vahiy almazdan önce sürekli müşriklerin ve Ehl-i
Kitab’ın sapkın anlayışlarını gözlemlediğini ve onları
bu batıl anlayışlardan kurtarmak istediğini anlatmıştır.
(Bkz. Sebilürreşad, VIII, ad.184, s.33, 34)
Bu ayetler İslamî çizgiden saparak gazaba müstehak
olan ve Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye
çalışanlar veya onları dost olarak kabul edenler için
önemli bir uyarı mahiyetindedir. (Bkz. Maide, 51)
Bununla birlikte gazaba uğrayan ve dalalete
düşenler İslamiyet’in insanlar için uygun gördüğü
yaşam tarzını, terbiye sistemini, ahlak ve hukuk kanunlarını
-yani hükümlerini- kabul etmeyenler veya
bunları kısmen kabul edenlerdir. Sırat-ı müstekîm
üzere olanlar ise İslam’ın künhünden razı olarak
bütüncül bir tarzda İslam’ı algılayan ve yaşayan
müminlerdir.
Bu durumda sırat-ı mustekîm üzere dosdoğru
olmak isteyen ve “bizi doğru yola ilet” diyerek
doğrudan tarafta olma isteğini beyan eden bir
mümin, Yahudi ve Hıristiyanların bozuk hayat tarzlarını
benimsememeli ve onlardan neşet eden zararlı
felsefelerin dalaletine karşı da sapasağlam
durmalıdır.
Bu surenin ferdi ve toplumsal sıkıntılarımızı
çözmede üzerimize bir rahmet olarak tecelli edebilmesi
için, surenin anlamına işaret eden bu hususların
önemli olduğunu düşünüyoruz.