Allah Dostları

e-Posta Yazdır PDF

Allah dostları hakkında ne kadar güzel sözler söylersek söyleyelim, bu sözlerimiz yine de eksik kalacaktır. Onlar günahların âlenî olarak işlendiği bu bozuk zamanda bile; parıl parıl parlayan simalarıyla, insanlığa ışık tutar ve nasihatleri ve de duaları ile bataklıklarda çırpınan kardeşlerini kurtarmaya çalışırlar. Bu ne güzel bir fedakârlık örneğidir. Ki ancak yüce ruhlara yakışan bir gönül hoşluğunun işaretidir. O zatlar ki, gönül gözleri açık… O zatlar ki hakka ve hakikate
aşık… Gönlümüzün sultanları olan bu mübarek zatların hayattaki izleri, onlar vefat ettikten sonra bile silinmemiştir.
Şayet şeytanın mıknatıslarına yaklaşmaz
isek, Hakk’ı işaret eden bu izleri
adeta bir pusula gibi kullanarak yönlerimizi
tayin edebilir ve bu izler sayesinde
doğru yolumuzu bulabiliriz.
Kuşkusuz ki Allah’ın dostları Kur’an ve
sünnetin işaret ettiği dosdoğru yolun
pratikteki kılavuzlarıdır. Onlar bu rehberliği
sadece söz ekseninde değil,
yaşantı ekseninde sergileyerek yaparlar.
Burada en önde bulunan mübarek
“iz” Efendimiz’ın izi, ardından gelen
diğer izlerse onun manevî mirasçıları
ve takipçileri olan evliyaullahın izleridir.
İşte onların izlerini takip ederek, bu
tarik/yol ile “salih” olmak isteyenlere
tasavvufta “salik” adı verilir. Bir başka
deyişle “salik” olmadan “salih” olunmaz
denilir. Bu izlere olan ihtiyacı bir
Anadolu şairi şöyle ifade eder:
Hakkı görmeye gönül gözü gerek,
Yolun bulmaya Resul izi gerek,
Mağrur olup, tek başına kaybolma,
Elbet, bir yol gösteren mürşid
gerek.
Bu izlerin bulunabilmesi ve her
dönemde aktif bir şekilde takip edilebilmesi
için tasavvuf yolunu tercih edenlerin, tasavvuf büyüklerinin örnek hayatlarını
ve onların kitaplarını okumaları son derece faydalı
olacaktır. Nitekim Yusuf El Hemedânî hazretlerine:
- İslam alimlerinin ve kıymetli rehberlerin azalıp
yok olduğu zaman ne yapmak lazım? Diye sorulduğunda
- O zaman her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan
bir miktar okuyunuz, diye tavsiyelerde
bulunmuşlardır. (Bkz. Dedeoğlu,
Abdulkadir, Ebu’l Hasen el Harkaanî, İstanbul,
1999, s.54,55)
Yaşadığımız şu dünyayı bir bahçeye benzetecek
olursak, kuşkusuz bu bahçenin en güzel ve
latif çiçekleri Yüce Allah’ın veli kullarıdır. Varlıklarıyla
gönüllerimizi ferahlatan, nurlarıyla yollarımızı
aydınlatan, güzellikleri ile tüm zaman ve mekanları
süsleyen bu hassas ve narin zatlar “Allah güzeldir,
güzel olanı sever” sırrına mazhar olmuş büyük
şahsiyetlerdir. Onlar, yaşantılarıyla, halleriyle ve
davranışlarıyla birer güzellik timsalidirler. Onların
halleri ile hâllenmek ve bu güzellikten nasiplerini
almak isteyenler, Yunus’un ifade ettiği “Bunda bilişmeyen
canlar/ Anda bilişemez onlar” dizelerindeki
hakikate binaen, onlarla maddeten ve manen
bir yakınlık içerisinde bulunmalıdırlar. Mevlana Celaleddin-
i Rumî: “Yardan geri kalırsan bayatlarsın.
Bağlı olduğun ağacın dalından koparsan çer çöp
olursun. Bir Tanrı erinin gözüne girmeye bak ki;
O’nun göz bebeği olasın.” (Divan-ı Kebir, 2/57) şeklindeki
öğüdüyle, olması gereken bu yakınlığa dikkat
çekmiştir. Aynı öğüdü, Yunus Emre ise şöyle
ifade etmiştir:
Doğruya varmayınca
Mürşide yetmeyince
Hak nasip etmeyince
Sen derviş olmazsın
Efendimiz’in ismi ile özdeşleşen “gül”, yaratılışındaki
güzellikleriyle kendisini seyredenleri mest
ederek, bu güzelliğini kendisine bahşeden Halık’ını
onlara hatırlattığı gibi; Allah dostları da “Cenab-ı
Hakk’ın veli kulları onlardır ki görüldüklerinde Allah
Teala hatıra gelir” hadis-i şerifi mucibince tıpkı bu
güller gibi etrafındakilere Yüce Allah’ı hatırlatırlar.
Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede geçen
“zikir” kelimesinin “anma/hatırlama” mânâsına geldiği
de düşünüldüğünde insanlara Mevla’yı hatırlatan
veli kulları ziyaret etmenin ve onların sohbetlerinde
bulunmanın da bir nevi “zikir” olduğu
söylenebilir. Fakat bunu sadece maddî suretteki ziyaretlere
indirgemek doğru olmasa gerektir. Bu zaviyeden
baktığımızda, en basit anlamıyla; bir
mürşid-i kamili mânen akla getirmek ve onu bir
“nur” olarak tahayyül etmek olan “rabıta” olgusunun
arka planında “zikir” mefhumunun bulunduğu
görülmektedir. Bu durumda insanın, kendisine
Cenab-ı Mevla’yı hatırlatacak olan çeşitli niteliklerdeki
faaliyetlerde bulunmasının herhangi bir sakıncası
yoktur. Kaldı ki çeşitli tarikatların zikir
usullerini ve rabıta tekniklerini bu bağlamda değerlendirebiliriz.
Veliler meşreb farklılıkları yönüyle de çiçeklere
benzetilebilirler. Her bir çiçek nasıl çeşitli renk
ve kokulara sahipse Yüce Allah’ın veli kulları da çeşitli
huy ve meşreblere sahiptirler. Bayezed-i Bistami
ile Cüneyd-i Bağdadî arasında, Yunus Emre
ile Mevlana arasında, Aziz Mahmud Hüdai ile Eşrefoğlu
Rumî arasında, Abdulkadir Geylani ile Şah
Nakşibendi arasında birçok benzerlik bulunmakla
beraber aynı zamanda birçok farklılık da bulunur.
Nitekim bu zevatın kitaplarını okuyanlar veya menkıbelerini
dinleyenler, her birisinden ayrı bir tat ve
her birisinden ayrı bir feyiz alırlar. Her birisi bambaşka
birer alemdir... “Bayezid velilerde görülen
meşreb farklılığının Allah’ın şu dört isminden kaynaklandığını
söyler: Evvel, Ahir, Zahir, Batın
(Hadid, 3) Zahir isminin tecellisine mazhar olan
ilahi kudretin maddî alemdeki hayret verici tezahürlerini,
Batın ismine mazhar olan mânâ alemindeki
ilahi ve mânevî sırları, Evvel ismine mazhar
olan ezeli takdiri, Ahir ismine mazhar olan gelecekteki
olayları merak ve temaşa eder.” (Uludağ,
Süleyman, Bâyezid-i Bistâmî, Ankara, 1994, s.60)
Velilerdeki meşreb farklılıkları konusunda başka
türlü izahlar da bulunmaktadır.
Netice itibari ile bizler, meşreplerine bakmaksızın
tüm Allah dostlarını sevmekle mükellefiz. Allah’ın
dostlarını sevmeden Allah sevgisi iddiasında
bulunamayız. Bu bakımdan bize düşen daima
hüsn-ü zanda bulunmak ve bilmediğimiz meselelere
balıklamasına dalarak fitne kıvılcımlarını körüklememektir.
Zira tasavvufi konulara yaklaşırken
veya Allah dostları hakkında konuşurken menfi
yaklaşımlarda bulunmak, insanı zındıklık seviyesine
kadar indirebilir.