Yüce Allah Bakara Sûresi’nin 4.
ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurur:
“...Kendilerine sunduğumuz
rızıklardan Allah için karşılıksız sarfederler..”
Takva sahibi olan müslümanlar
Yüce Allah’ın verdiği nimetleri
kendilerine aitmiş gibi hissetmediklerinden
dolayı her şeyin Yüce Allah’ın
mülkü olduğunu çok iyi bilirler. Bu bilinçle,
elindekileri insanlarla paylaşır,
ihtiyacı olanlara bir kısmını verirler.
Yüce Allah da onlar üzerindeki nimetlerini
artırır. Bu artırma işlemine ”bereket”
adı verilir.
Bu ayette bahsedilen rızıkları
veya nimetleri sadece maddî rızıklar
veya nimetler olarak değerlendirmek
yanlış olur. Çünkü infak etmek sadece
maddî değerler üzerinden yapılmamaktadır.
Misalen kendisine bilgi verilen
bir alim, sahip olduğu ilmin infakını,
bilgisini insanlarla paylaşarak yapar.
Faraza bu ayette övgüyle bahsedilen
“infak edenler” ve Leyl Sûresi’ndeki
“verenler ve sakınanlar” zümresinin
içerisine, öğrencilerinin iyi bir şekilde
yetişmesi için canla başla çalışan, onlardan
hiçbir zaman emeğini esirgemeyen
ve sürekli didinip duran fedakar
öğretmenler de girebilir. Yine bu kavram;
içerisine paylaşmayı seven daha
birçok insanı alabilecek kadar geniş
bir kavramdır.
Ekonomik değeri olan mal ve eşyanın
infak edilmesi gerektiği gibi
paha biçilmez mânevî değeri olan
“sevgi”nin de infak edilmesi gerekir.
Müslüman, imanın getirdiği mutluluğu paylaşan bir konumdadır. O her şeyi Yüce Allah
için sevdiğinden dolayı imanının neşesi ile yeryüzünde
dolaşır. Her haliyle, her tavrıyla etrafındakilere
sevgi ve şefkat saçar. Bu hali onun imanın
sağladığı mutluluk nimetini etrafındakilere infak ettiğini
gösterir. Böyle bir mümin, infak etmeyi sadece
maddî nimetleri infak etme olarak anlamadığı için,
gönlünü, kalbini, aşkını, neşesini, mutluluğunu,
emeğini; kısacası her şeyini Yüce Allah için infak
eder. Yani anlayacağınız Müslüman; bir sevgi infakçısıdır.
Efendimiz Hz Muhammed sallallahü aleyhi ve
selem tatlı bir gülümsemeyi Müslüman’ın sadakası
olarak değerlendirmiştir. Fakat ne gariptir ki bu gün,
insanların çoğu birbirlerine bir gülümsemeyi bile
çok görerek kendilerini bu sadaka sevabından
mahrum bırakırlar. Ne yazık ki çarşıda pazarda,
otobüste, tramvayda, okulda, evde hatta hatta mutluluk
mekânları olan camilerde bile insanların yüzlerinin
gülümsediğine çok az şahit oluyoruz.
Asır ve şartlar insanın yüzündeki gülücükleri
öldürürken, iman ise yüzlere nur vererek, o tatlı gülücükleri
tekrar diriltir. Din adına kaba saba tavırlarla
konuşanlar ve sürekli ahkam kesenler
Müslüman’ın gülen yüzünü insanlara göstermek
şöyle dursun, elimizdekini de araya verirler. Gönül
yapma projesinin büyük mimarları olan mutasavvıfların
bu konudaki sözleri ise gönülleri ferahlatmaya
yetmektedir.
Bayezid-i Bistami şöyle der: “Müslüman kardeşinize
saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır?
Onlara hürmet etmek haklarını korumak ne güzel
haslettir. Müslüman kardeşinize kin beslemek onlara
karşı zararlı olmak ne zararlı şeydir.”
Ebu Hasan El Harkani şöyle der: “Bir mümin
kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen
kimse, o gün akşama kadar Peygamber Efendimizle
yaşamış olur. Eğer bir mümin kardeşini incitirse,
Allah-ü Telala onun o günkü ibadetini kabul
etmez.”
Şah Nakşibendi şöyle der: “Gönül yap; gönlü
kırık olanlara. Kendisine kimsenin itibar etmediği,
dönüp bakmadığı düşkünlere Cenab-ı Hakk, rububiyet
nazarıyla nazar buyurur.”
Yunus Emre: “Ben gelmedim dâvâ için/
Benim işim sevgi için./ Dostum evi gönüllerdir./ Gönüller
yapmağa geldim” der.
Cenab-ı Mevla kimilerine dünyalık bir takım
değerler, kimilerine ise ilahî aşkın ulvî sırlarını, ilahî
sevgiyi, muhabbeti ve feyz-i ilahîyi “rızık” veya
“nimet” olarak verir. Yüce Allah’ın veli kullarının gönüllerine
daima ilahî nurlar ve feyizler yağmaktadır.
Bu türden rızıklarla beslenen Allah dostları,
kalplerindeki ilahî nurları ve gönüllerindeki feyizleri
diğer insanlara infak ederek onlarla paylaşırlar. Tasavvuf
ilminde bu paylaşımı kamil mânâda gerçekleştirenlere
mürşid-i kamil denilir.
Herkes sahip olduğu rızıkların infakını yapabilir.
Tabir-i caizse içinde ne varsa onu sızdırır. Çokları
ise infakın sadece elle yapıldığını zanneder.
Oysa bazıları gönlündekilerin infakını ya sözleri
(sohbet) ile ya da gözleri (nazar) ile yapar. Bu bir
nevi hal transferidir. İnfakın çok daha derin bir mânâsı
daha vardır. Bir şair bunu şöyle ifade eder:
“Canı canan için infak etmektir maksadı aşkın./
Daima gizlemek ve gizlenmektir usulü aşkın.”
Yunus ise bunu şöyle ifade eder: “Canını aşk yoluna/
Vermeyen aşık mıdır/ Cehd eyleyip ol dosta/
Ermeyen aşık mıdır?”
Peki Yunus’un bu denli yüreğini yakan şey
nedir? Bunu hiç düşündünüz mü? Kendisi şöyle
cevap veriyor: “Aşkın odu ciğerimi/ Yaka geldi yaka
gider/ Garip başım bu sevdayı/ Çeke geldi çeke
gider.” Ona bu sıkıntıyı bütün âşıklar da çeker mi
diye soracak olursanız, Yunus buna da şöyle karşılık
verecektir: “Hocam aşık olanların/ İşi âh ile zar
olur/ Hasretinden ol ma’şukun/ Gözü yaşı pınar
olur.” Bu zatları ömürlerini Allah için sarf etmeye
iten düşünce neydi acaba? İlahi aşk mıydı yoksa?
Bizim Allah için çok az şey yapmamızın nedeni
neydi? Kalp katılığı mı yoksa?
















