
Müslüman’ın en büyük zaaflarından bir tanesi de batıl ile mücadele ederken korkak ve çekingen davranması, çaba sarf etmesi gereken bir durum olduğunda evinde oturmayı tercih etmesidir. Sosyal hayatın içine girerek insanlara faydalı olmak için bir savaş vermek yerine, rahat koltuğunda televizyon karşısına çivilenmesidir. Dahası; dünyanın süslerine, lüksüne, gösterişine aldanması ve bütün eforunu bu sahte mutluluk getiren oyalayıcıları kazanmak için harcamasıdır. Adiyat sûresinin 8. ayetinde, insanın nankörlüğünün nedeni olarak, kendi bencil hayrına düşkün olması gösterilir. 6 ve 7. ayetlerdeki; insanın kendi nankörlüğüne şahid olması ise bilinçaltındaki bu tür olumsuz düşüncelerinin kendisinin de farkında olmasıdır. Yani bir tarafta Yüce Allah için cihad etmek varken, diğer tarafta, sıcak döşekte
yatmak vardır. İnsan nefsi sıcak döşekte
yatmayı tercih etme eğilimindedir. Bir
tarafta Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için
gece gündüz demeden ilim tahsili yapmak
ve bu uğurda yorulmak varken, diğer tarafta
gezip eğlenmek vardır. Nefis burada
da kendine hoş geleni tercih etme eğilimindedir.
İnsanın bu eğilimlerinin farkında olması;
nankörlüğünün de farkında olması
yani ona şahitlik etmesidir. Her insan, nefsinin
olumsuz telkinlerinin farkındadır.
Ancak Kuran ve sünnetle amel eden samimi
müminler bu olumsuz eğilimlerin baskısından
kendilerini kurtarabilirler. Kur’an-ı
Kerim “ben bilinçaltı tedavisi yapıyorum” diyerek
insanların bilinçaltlarını tedavi etmese
de Kur’an’ı anlayarak okuyanlar ve onunla
emel edenlerdeki olumsuz bilinç hallerinin
olumlu bilinç hallerine dönüştüğünü gözlemlemek
hiç de zor değildir.
Sahabe-i Kiram efendilerimizin bilinç
dünyalarındaki devrim de yine Kur'an sayesinde
olmuştur. Sahabe efendilerimizin
vücutlarının savaşlarda açılan kılıç yaraları
ile dolu olmasını veya onların birçoğunun
binlerce kilometre ötelere dinlerini tebliğ
etmek için gitmelerini ancak onların bilinç
dünyalarındaki dava şuuru veya sahip oldukları
adanmışlık ruhu ile açıklayabiliriz.
Hz Hamza radıyellalhu anh, ciğerleri sökülerek öldürülmüştü.
Hz Bilal radiyellahu anh, sıcağın en şiddetli
olduğu zamanlarda çölde sırt üstü yatırılarak üzerine
sıcak kayalar konulmuş ve ondan Yüce Allah’a şirk koşması
istenilmişti. O ise “Allahu ehad, Allahu ehad, Allahu
ehad” diyordu ve ekliyordu. “Allah’a yemin ederim ki müşrikleri
kızdıracak bundan daha iyi bir kelime bilseydim onu
da söyleyecektim.”
Bizanslılar tarafından Hıristiyanlığa çağrılan ve kaynar
kazana atılmakla tehdit edilen Abdullah bin Huzeyfe
radıyellahu anh ise ağlıyor sonra yine ağlıyor ve “Ben bir
tek canımın olduğuna, o canın da Allah yolunda bir tek
şu anda kazana atılacağına ağlıyorum. Hâlbuki ben vücudumdaki
kıllar sayısınca canımın olmasını ve her bir
canın Allah yolunda böylesine bir işkenceye uğratılmasını
isterdim” diyordu. Müşrikler tarafından tek gözü oyulan
Abdullah bin Ma’zun radıyellahu anh “Allah yolunda
diğer gözüme de aynı şey yakışırdı” diyerek bu yoldaki
adanmışlığını gözler önüne seriyordu.
Sahabe efendilerimiz daha cihad meydanlarına
çıkmazdan evvel cihat ruhunu kazanmışlar ve ilerideki
yapılacak olan büyük mücadeleye zihnen çoktan hazırlatılmışlardı
bile... Savaşa giden bir insan, kolunun, bacağının
veya kafasının kopmayacağından hiçbir zaman
emin olamaz. Eğer İslam dinini yaymakla vazifeli o muazzez
nesli teşkil eden sahabiler, insan fıtratının nankör
duygularına kapılarak bedenine ve malına gelecek olası
ziyanlardan çekinip bir korkaklık sergileselerdi, Yüce Allah’ın
dini yeryüzünde belki de sahipsiz kalacaktı.
Sahabiler daha Mekke döneminde henüz sayıca azken
Adiyat Sûresi’nin Allah için cihad azmi ve ilay-ı kelimatullah
coşkusu aşılayan ilk beş ayetinin inmesi ile kalben ve
zihnen cihada alıştırıldılar. Daha sonra da beyin ve kalplerinde
bu işi halletmiş olarak vakti geldiğinde de bedenlerini
savaşa hazırladılar. Evet, onlar vazifelerini hakkıyla
yaptılar. Peki ya biz yaptık mı dersiniz? Yoksa Kur'an’ın
üçte ikisi cihad olduğu halde bizler cihadı bilinçaltımızdan
söküp attık mı?
Kuran Müslümanların bilinçaltı tedavisini onları cihada
bilinç ve kalp bazında hazırlamak suretiyle yaparken,
Müslümanları pasifleştirmek isteyenler ise bugün
onların cihadı önce bilinçaltında terk etmelerini sağlamak
için çalışıyorlar. Terk edişin seyri şöyle gerçekleşir: İlk önce
cihadın sözü terk edilir, sonra kendisi... Yani cihad ayetlerinden
kimse bahsetmez ve sanki onlar hiç yokmuş gibi
davranılır. Cihad önce konuşmalardan, yazılardan, makalelerden,
kitaplardan, gazetelerden, hutbe ve vaazlardan
çıkartılır, sonra da büsbütün hayattan çıkartılır. Cihadı
bilinçaltlarından ve hayatlarından çıkartanlar, peygamberleri
Hz. Musa’ya “...Sen ve Rabb’in gidip ikiniz savaşın.
Biz burada duracağız...” (Maide, 5/24) diyenlere benzerler.
Adanmış müminler ise peygamberlerine bu hitapta
bulunan zalim ümmetle aralarındaki farklılıkları her dönemde
muhafaza ederler.
Adiyat suresinin bağlamına nüzul dönemini de hatırlayarak
tekrar dönecek olursak, Mekke dönemi Müslümanların
bilinçlendiği ve şuur kazandığı bir dönem
olurken, Medine dönemi ise bu bilincin meyvelerinin toplandığı
bir dönem olmuştu. Mekke döneminde zihinlerde
net bir şekilde seyredilen ve bu sûrenin ilk beş ayetinde
resmedilen cihad fotoğrafı, Medine döneminde bir gerçek
olmuştu. Zihinlere önceden yapıştırılan bu fotoğraf, bilinçaltındaki
nankörlüğün üzerini kaplamış ve böylece
bilinçaltı tedavisi gerçekleşmişti.
Eğer bu bilinçaltı tedavisi o zaman gerçekleşmemiş
olsaydı bizler bugün, sahabe hayatında haşa bencilliğin
ve nankörlüğün izlerine rastlayacaktık. Oysa biz hep
onların adanmışlık destanlarına şahit oluyoruz. Peki ya
böyleyken bizim nankörlüğümüze ne demelidir? Nankör
deyince Kur'an’ın yaptığı bu bilinçaltı tedavisini görmemiş
ve olumsuz hallerinden kurtulamamış olan duyarsız kişiler
aklımıza geliyor. Dışarıda sel gibi dinsizlik propagandası
yapılırken, Müslümanlar aşağılanırken ve dünyanın
her yerinde çeşitli zulümlere maruz bırakılırken, bu acı
durum karşısında umursamaz tavırlar takınan tipler aklımıza
geliyor. Dünyanın oyun ve eğlencesine, geçici süslerine
aldanan zevk düşkünleri ve sadece kesesini
doldurmak peşinde olan servet düşkünleri aklımıza geliyor.
Dinleri veya inançları için parmaklarını bile oynatmayan
şuursuz insanlar aklımıza geliyor.
Adiyat Suresi’ndeki bu sahnelerin Müslüman zihinlerde
canlanma zamanı artık gelmedi mi? Biz kalbimizde,
zihnimizde bu atları hiçbir zaman koşmayacak
mıyız? Sûrede bahsedilen ateş saçan atları İslam için
koşturmaktır marifet! Bu şaşkınlıkla, bu korkaklıkla, bu siliklikle,
ne düşüncede, ne amelde ansızın zalimlerin ortalarına
dalmak ancak ham bir hayaldir. Bizler önce
bilincimizde sonra da pratikte bu atları koşturmanın bir
yolunu bulmalıyız. Yoksa bunun hayalini kurmak bile mi
yasaktır bize? Bu din garip geldi garip gidecek! Evet ama
nankörlükten de mi kurtulamayacağız? İnsan gerçekten
de çok nankördür. Ve buna kendisi de şahittir. Bunun nedeni
ise geçici dünya yararına olan düşkünlüğüdür. Yani
mal veya zenginlik tutkusudur. Şimdi dilerseniz Adiyat suresinin
mealini bu duygularla yeniden okuyalım.
Yemin olsun Allah yolunda harıl harıl koşanlara
(Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara
Ve sabah vakti akın yapanlara
Ve tozu dumana katanlara
Derken bir topluluğun ortasına dalanlara.,,
Şüphesiz ki insan rabbine karşı pek nankördür.
Doğrusu kendisi de buna şahittir.
Gerçekten de o kendi hayrına çok düşkündür.
Bilmez mi o; kabirde olanların dışarı atıldığı;
Ve kalplerde olanın açığa çıktığı
O gün onların Rabbi her şeyden haberdardır.
















