
Toplumun büyük problemlerinin başında “yönetim” ve buna bağlı olarak “adalet” problemi vardır. Dünya üzerindeki birçok ülkede yönetim alanında adaletsiz uygulamalarla karşılaşılır. Adaletin olmadığı her yerde zulüm olduğundan; zulüm düzeninde insanların çoğu mutsuzdurlar. Bunu tersinden de okumak mümkündür. Bir yerde toplum mutsuzsa mutlaka orada bir çarpıklık söz konusudur. İşte bundan dolayıdır ki birçok mütefekkir tarih boyunca insanlığın mutlu olabilmesi için yönetim ve adalet konularında fikir yürütmüş ve söz söylemişlerdir. Sokrat, Eflatun, Farabi, Molla Sadra, İbn Haldun, Necmettin Erbakan,
Hüseyin Hatemi ve daha nice ilim adamı ideal bir devlet düzeni için kafa yormuşlardır. Toplumsal alanda karşılaşılan problemlere yönelik olarak çözüm üretme zorunluluğu bizim “yönetim” üzerine düşünmemiz için yeterli bir sebeptir. İnsan sosyal yönünü sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için adalete muhtaçtır. Onun bu ihtiyacı aslında hiç de küçümsenecek türden
bir ihtiyaç değildir. Sosyal çevreye ayak uydurmaya
çalışan insan önce tekamülünün bilincinde
olmalı ve bu bilinçle içerisinde
yaşadığı sosyal ve fiziksel çevreyi olumlu
yönde düzenlemeli, değiştirmeli, dahası eskisinden
daha iyi yaşanılır bir hale getirmelidir.
Çünkü bu onun toplumsal bir vazifesidir.
Yüce Allah insanın dışındaki diğer canlılardan
farklı olarak insana yeryüzünü düzenleme
ve orada etkinlik yapma fonksiyonları
yüklemiştir. Bu, insanın akıl sahibi oluşundan
kaynaklanan bir durumdur. Mükerrem bir varlık
olarak yaratılan insanın dışındaki hiçbir
varlık yaşadığı çevreyi bu denli değiştiremez.
Misalen hiçbir varlık ısınmak için odun yakmaz
ve hiçbir varlık yine insan gibi yaşadığı çevreyi
tahrip etmek ve atmosferi delmek gibi
suçlar işlemez. İnsan ev yapar; su, elektrik ve
kanalizasyon teşkilatını da yaptığı evde kendisi
kurar. Böylece kendisine verilen aklını
mutluluğu yönünde kullanmış olur.
İnsanın yeryüzünün halifesi oluşunun bir
sonucu da onun yaşadığı toplumu ıslah etme
zorunluluğudur. Bu da yönetim alanıyla ilgili
bir problemdir. Yönetimin yani mülkün temelinde
adalet olduğu zaman, insan ancak bu işlevini
yerine getirebilir. Devlet insanın
mutluluğu için oluşturulan bir organizasyon olduğu
halde zulüm düzeninde devlet, sadece
ayrıcalıklı bir azınlığın mutluluğuna hizmet
eder.
Sevimli tavşanlar eğer yaşadıkları kümesin
ayakta durmasını sağlayan direği kemirirlerse,
kümes başlarına yıkılır. Biz de idari
sistemimizin temellerini “adalet” yerine
“zulüm” üzerine inşa edersek, direği kemiren
tavşanlardan hiçbir farkımız kalmaz veyahut
tek farkımız sevimli olmayışımız olur. Kurtlar bir sürüye saldırdığında birçok
koyunu boğup bırakırlar. Veya sansarlar bir
civciv kümesine girerse bütün civcivleri öldürüp
telef ederler. “Doyacak kadarını yiyelim,
diğerine dokunmayalım” demezler. İşte batıl
iktisadî sistemlerin amacı tıpkı bu kurt veya
sansarınki gibidir. Bu zulüm sinemasının baş
aktörünün zaten karnı gayet büyük ve toktur
amma kendisinin zengin olması ona yetmez,
daha da fazlasını ister. Zalim düzende silah
tüccarlarının zengin olması için parkta oyun
oynayan ya da pazarda gezen çocuğun başına
her an bir bomba düşebilir. Dünya üzerinde
yaşayan Müslümanlar olarak bu tür olaylara
defalarca şahitlik etsek bile mesele zulmün
yerine adaleti ikame etmek için çalışmaya gelince
elimizden geleni yaptığımız söylenemez.
Öğretilmiş çaresizlik hastalığımız yüzünden
toplumsal konularda artık düşünmekten bile
korkuyoruz.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|















Yorumlar